YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







İLK’lerin ve EN’lerin Gazetecisi: SAMİ KOHEN
Yazar: LOLITA NAHMIAS HALEVA | Tarih: 13/04/2019 | Saat: 11:12


Yıl 1945… Yer, Şişhane, Mektep Sokak, Beyoğlu Musevi Lisesi… Alelade gibi görünen bir gün, Maarif Vekâleti’nden gelen bir mektupla bir anda kâbusa dönüşür! Mektuba konu olan ithamın vahameti karşısında beti benzi atan müdür muavini, ismi zikredilen lise öğrencisi Sami Kohen’i odasına çağırtıp hesap sorar: ”Evladım, sen ne yaptın! Yaktın, yaktın bizi! Bir yazında siyaset yapmışsın!” Duayen gazeteci Sami Kohen’in, henüz 17 yaşındayken kaleme aldığı ve babası Albert Kohen’in kurucusu olduğu “La Boz de Türkiye” (Türkiye’nin Sesi) gazetesinin birinci sayfasında çıkan bir yazısı, döneme hâkim olan siyasal atmosferde, işte böyle yankı bulur.

İşin aslı şudur ki, henüz lise çağlarında sosyal, felsefi konulara ilgi duyan genç Sami Kohen, neredeyse her hafta bir “ciddi” kitap bitirmekte; okul müfredatını kat kat aşan bilgi birikimiyle, öğretmenlerini şaşırtmaktadır. Amerikalı fikir adamı Wendell Willkie’nin yazdığı “Tek Bir Dünya”yı (“One World”) bir solukta okur. Willkie kitabında hümanist bir yaklaşımla, zengin-fakir ayrımı olmayan ütopik bir dünya hayal etmektedir. Sami Kohen’in Willkie’nin kitabına ilişkin yazısında bahsettiği kavramların komünizmi çağrıştırdığını düşünen yetkililer, makalenin yazarına gerekli disiplin cezasının verilmesini talep etmektedirler. Olası yaptırımlar - en ağırından en hafifine - okuldan kovulma; bir ay uzaklaştırma; ve uyarıdır. Öğretmenler kurulu toplanır. Sami Kohen’in yazısını tekrar tekrar okurlar; suç unsuru bulamazlar. La Boz de Türkiye yazarlarından İbrahim Nom (Avram Naon), Maarif Vekâletine hitaben, Sami Kohen’in milli duyguları güçlü bir genç olduğunu anlatan bir yazı kaleme alır. Ve konu bir uyarı ile kapanır…   

La Boz de Türkiye’de soluduğu “mürekkep kokusu”, Sami Kohen’i küçük yaşlarından itibaren etkisi altına alacak, gazetecilik tutkusuna sağlam bir temel oluşturacaktır. Kohen Ailesi’nin Tünel Çinili Apartman’da oturmakta olduğu geniş daire, La Boz de Türkiye’nin yayın kurulu toplantılarına ev sahipliği yapar. Dönemin önemli isimleridir gelenler… Genç Sami Kohen bir köşede oturup, konuşulanları can kulağıyla dinler. Henüz 17 yaşındaki Kohen, iki konuda kararlıdır: Gazeteci olacaktır; alanı dış haberler olacaktır. Gazetenin çekirdek kadrosundan Profesör Avram Galante, Sami Kohen gazeteci olmak istediğini söylediğinde, işaret parmağını sallayarak: “Aaa, gazeteci olmak için çok çalışman lazım; çok okuman lazım!” diye öğüt verir. Galante’nin öğütlediği gibi, mesleğinin hakkını vermek için çok çalışır, çok okur… Türkiye’de dış haberciliğin 1 numarası olmasının yanı sıra, dünyanın da itibarlı gazetecileri arasında yerini alır. Dünyayı Türkiye’ye, Türkiye’yi dünyaya tanıtır. Bildiklerini paylaşarak mutlu olan doğasıyla, aralarında geleceğin tanınmış gazetecilerinin de bulunacağı onlarca gencin yolunu aydınlatır.       

Duayen gazeteci Sami Kohen ile eşi Mirka Kohen, kızları Jale Aldiş ve oğulları Alp Kohen’le hep birlikte, geçmişe unutulmaz bir yolculuk yaptık. Kâh duygulandık; kâh güldük… İşin zor kısmı, Sami Kohen’in paylaştıklarını birkaç dergi sayfasına sığdırmaktı!    


(Ayaktakiler, soldan sağa) Eren Aldiş, Metin Aldiş, Semih Aldiş, Alp Kohen; (Oturanlar, soldan sağa) Jale Kohen Aldiş, Mirka Barzilay Kohen, Lila Kohen, Defne Kohen, Sami Kohen, Seda Tuncer Kohen - Temmuz 2018   

***

Gazetecilik, özellikle dış haberler muhabirliği, çok genç yaşlarınızdan itibaren hayalinizdeki meslek oldu. La Boz de Türkiye sonrasında bu emelinize ulaşmak için neler yaptınız?   

Mezun oldum, üniversiteye girdim; fakat bu arada babamı kaybettim. Yıl 1949. Evin sorumluluğu başladı tabii. Okuyorum ve çalışmak istiyorum. Gençliğin verdiği cesaretle birkaç deneme yaptım: Hürriyet. Cevap bile vermediler. Vatan. Ahmet Emin Yalman’a kadar çıktım. Bana yakınlık gösterdi; ama olmadı. Anadolu Ajansı (AA) haber tercümesi yapacak, İngilizce veya Fransızca bilen eleman arıyordu. Bende her iki lisan da var. Hemen gidip müracaat ettim. Ayaküstü biraz İngilizce konuştuk. Kendi kendime, “Buradan herhalde bir sonuç alacağım” dedim. Ama yok; cevap yok. İki üç gün sonra, gittim baktım; listede başkalarının isimleri vardı. Aradan zaman geçtikten sonra AA’da çalışan bir arkadaş edindim. Bana “Anadolu Ajansı’na gayrimüslim alınmıyor” dedi. Yıl 1949, 1950. Gazetecilik olmayacaksa, bakalım ne yapacağım diye düşünürken, karşıma “Yeni İstanbul” gazetesi çıktı. Yeni İstanbul, Habip Edip Törehan adlı bir iş adamının, Türkiye’ye döndükten sonra çıkardığı ciddi bir gazeteydi. İkinci sayfasında “Tetkikler” adında bir köşe vardı. Bu köşede, gazetenin dışındakilerden gelen yazılar yer alırdı. Ben de Ortadoğu hakkında bir yazı yazayım dedim. Bir sabah kalkıyorum, bakıyorum “Tetkikler” sütununda benim yazım! Benim hayatımın en büyük heyecanı, mutluluğu bu… Hemen bu cesaretle bir yazı daha yazdım. O yazı da çıktı. Bir yazı daha. O da çıktı. Çıktığı gün, bir mektup geldi: “Yazdıklarınızı çok beğeniyoruz. Sizinle tanışmak isteriz…” Beni gören Yazı İşleri Müdürü şaşırdı: “Vay, sen Sami Kohen misin? Evladım çok gençsin sen; daha çocuksun!” Sonuç olarak, Yeni İstanbul’a dış haberler sorumlusu olarak girdim. Bir de baktım, gazetede benim gibi bir genç. Kim bu: Abdi İpekçi! Benden iki ay önce işe başlamıştı; iç haberlere bakıyordu. Yani, bizim Abdi ile beraberliğimiz 1950’de başladı.

Bir gazeteci olarak, Yeni İstanbul’da veya sonrasında, Yahudi kimliğinizden ötürü herhangi bir ayrımcılığa maruz kaldınız mı?   

Yaptığım söyleşilerin “Sami Kohen” imzasıyla çıkmaya başlamasıyla, okuyucu beni tanımaya başladı. Bir gün gazete sahibi Habip Bey beni çağırdı. “Çok iyi işler yapıyorsun” dedi. “Yalnız,benim çevremde merak ediyorlar, Kohen ne demek diye. Pek alışılmadığı için Türkiye’de bu soyadına. Onun için düşünüyorum…” dedi, “Bir müstear isim bulsak sana…” 22 yaşındayım. Kalkar gibi yaptım… “Beyefendi, kusura bakmayın. Soyadım benim babamın bana bıraktığı en değerli mirastır. Ben reddi miras yapamam” dedim. “Evladım, niye sinirleniyorsun. Dur bakalım…” dedi. “Bizim tarihimizde nice büyük isimler var; böyle isimler aldıkları zaman çok daha çabuk büyüdüler.” Örnekler verdi. “Senin için iyi olur; mesleğinde çabuk ilerlersin” dedi. “Kusura bakmayın, ben ne isem o. İlerleyeceksem, olduğum gibi ilerlemek isterim…“ dedim. “Peki” dedi. “Bildiğin gibi olsun. Sen yine devam et…” Ve hakikaten diyebilirim ki Yeni İstanbul’da ve ondan sonraki meslek hayatımda, böyle bir şeyle bir daha karşılaşmadım.  

1954 yılı Ağustos ayında, meslektaşınız ve dostunuz Abdi İpekçi, Milliyet’in yazı işleri müdürü olarak, sizi ekibinde görmek istediğini söyledi. Aynı yılın Ekim ayında dış haberler şefi ve dış politika yazarı olarak göreve başladınız. O yıllarda Milliyet ailesinin bir üyesi olmak nasıl bir deneyimdi? 


Abdi İpekçi hakikaten çok yaratıcı ve yenilikçi bir gazeteciydi.  Türk basınına, Batı anlamında ileri gazetecilik kavramını getirdi; bunu uyguladı ve bir model oluşturdu. Diyebilirim ki kendi başına bir ekol olmuştur. 1960’larda Milliyet’te çalışmak bir ayrıcalıktı, bir klastı. Çünkü kaliteli insanlar vardı. Gazetenin başında Ercüment Karacan - Amerika’da okumuş, yaşamış bir adam. Abdi İpekçi malum... Diğer çalışanlar da, bilhassa beyin takımı ve yazarlar, hep böyle iyi, üst düzey insanlardı. Dolayısıyla, o zamanlar Milliyet’e girmeye herkes can atıyordu. Ben o zaman dış haberlerin başına geçtim. Başına geçtim dediğim, ilk yıllarda yardımcım yoktu. Ben kendi kendimle alay ederdim; hem şef, hem yardımcı, her şey… Ama sonra, mesela Mehmet Ali Birand geldi. Hakikaten çabuk yetişen, zeki, kabiliyetli birisiydi. Onun gibi pek çok kişiyi, zaman içinde, yıllar içinde yetiştirdim. İsmail Cem, Dinçer Güner, Zerrin Alnar, Ali Başarel, İlhan Banguoğlu, Nilüfer Soner, Özer Yelçe… Çok çok kişi geldi çalıştı yanımızda… Leyla Umar da bunlardan bir tanesidir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Türkiye Temsilcisi Metin Çorabatır - şimdi emekli oldu - benim asistanımdı.


 (Soldan sağa) Altan Erbulak, FüsunŞahin Erbulak, Sami Kohen, Cemre Güngören (Birand), Mehmet Ali Birand – 1968 Kaynak: Mirka & Sami Kohen arşivi

Sami Kohen’in “Yüzsüz Zühtü” ile İmtihanı  

“1971 senesi Ekim ayı. Çin’e gideceğim. Türkiye’de birçok ürünün bulunamadığı yıllar. Her seyahatten önce yaptığım gibi sordum, “Bir şeye ihtiyacınız var mı çocuklar?” Altan [Erbulak] duydu bunu; oradan fırladı: “Sami’ciğim senden çok önemli bir ricam var, ama bilmiyorum yapabilecek misin…” Ya söyle, dedim; niye yapmayayım! “Sen bana Mao’yu getir!” dedi. Sonra ekledi, “Senden Mao’yu getirmek kadar zor bir şey rica edeceğim”. Bir afiş çıkardı. O zaman “Yüzsüz Zühtü” diye bir piyes oynamak üzereydiler. Tanıtımı yapmak için, kim yurt dışına gidiyorsa, eline “Yüzsüz Zühtü” afişini verip, gittiği kentin önemli bir yerinde bu afişle bir fotoğraf çektirmesini rica ediyorlardı. “Sen de Pekin’de bunu yapar mısın?” Çin’e vardım. Bana eşlik edecek mihmandarım Bay Kuo beni karşıladı. Çok güzel Türkçe konuşuyordu, ama dilimizi Bulgaristan’da öğrendiği için hafif Slav aksanıyla. Kaskatı bir devlet memuruydu; onu da terbiye ettim. Buenaço [saf, iyi yürekli]. Ben ne şaka yapsam gülüyor. Pekin sokaklarında Bay Kuo ile dolaşıyoruz. Tiananmen Meydanı’na geldiğimizde, cesaretimi toplayıp, bu afişi şuraya asıp resmini çekelim dedim. Bu bir reklamdır diye de açıkladım. Bay Kuo anlamıyor. Tiyatro için niye reklam yapılsın; halk gider, işçiler gider. Mao Çininden bahsediyoruz. Beyin yıkamak için bütün fabrikalara, işyerlerine bedava bilet veriyorlar. İstersen gitme! Sonuçta benim hatırımı kırmadı. Orada bir elektrik direği vardı; afişi oraya astım. Birkaç resim çektim. Bir de sen afişle birlikte benim fotoğrafımı çek dedim. O an geldi mi devrim muhafızları! Ayakta 10-15 dakika kendi aralarında konuştular. Adamların hiç şakası yok, götürecekler beni. Sonunda gittiler. Mihmandar, “Sami Bey, bir daha böyle şaka yapmayın” dedi. Ucuz kurtulduk…”  

Milliyet Gazetesi’nin Cağaloğlu’ndan Nuruosmaniye’ye; oradan, çalışanlarının “Allah’ın dağı” tabir ettiği Bağcılar’a; oradan da nihayet Çağlayan’a varan yolculuğu, nice çalkantılı dönemlere, köklü değişimlere sahne oldu. Yeri geldi, yeni gelen yönetim kimi yazarla yollarını ayırdı; yeri geldi, kimi yazar kendi isteğiyle yollarını ayırdı. Size gelince: iş tekliflerini hep geri çevirdiniz. Kısacası, ne Milliyet sizden kopabildi; ne de siz ondan… Bu tılsımlı ilişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?  

Milliyet’le benim ilişkim, iş ilişkisinin yanı sıra, bir gönül bağı haline geldi. Onun da sebebini inceleyecek olursak, Milliyetin ilk nüve kadrosunda yer aldığımızda biz bir aile gibiydik. Abdi İpekçi, Halit Kıvanç gibi… Benim ikinci yuvam oldu. Biz birbirimize çok alıştık. Aradan yıllar geçti. Gazete büyüdü. Çok daha geniş kadrolarla, büyük işler yapmaya başladı. İlaveler, hamleler… Orada ben rol almaya başladım; işe sahip olan üç beş kişiden biri haline geldim. Bu durum, gönül bağının yanına bir de sorumluluk yükledi. Ne zaman ki bir kriz çıktı ve gazeteden ayrılanlar oluyordu, bana da teklif yapıldığı zaman, boş ver, benim yerim burası derdim. Ta ki Güneş Gazetesi olayı çıkıncaya kadar… Güneş Gazetesi çok büyük bir sermaye ile kuruldu. Bizim gazete boşaldı. Bana açık çek verdiler. Buna rağmen hayır demeye karar verdim. Giden gitti. Ben de Aydın Doğan’ı görmek üzere çıktım odasına. Vurdum kapıyı girdim. Şöyle bir durdu: “Sen de mi?“ dedi. Hayır, ben ayrılmayacağımı size haber vermek için geldim dedim. Bunu deyince, adam bir fırladı yerinden; sarıldı bana. Devam etmem için çok neden vardı: Ben istikrarı seven, kanaatkâr biriyim. Ve tabii, ben Milliyet’te yaptıklarım dışında, yabancı dergilerin muhabirliğini yapıyordum, 1950’lerden itibaren. Milliyette bu özerkliğe sahiptim. Pek çok yabancı yayının yıllarca Türkiye muhabirliğini yaptım: The Guardian, The Economist, Newsweek, Christian Science Monitor, Maariv, Jewish Chronicle gibi…


 

Habere ulaşmanın da, haberi iletmenin de çok daha zahmetli olduğu yıllarda muhabirlik yaptınız. Teknolojik gelişmeler sizce gazeteciliği nasıl etkiledi?           

Teknoloji devriminden önceki yıllarda gazeteciliğe başlamış birisi olarak söylüyorum: Evet, iletişimde büyük zorluklar, büyük sıkıntılar çektik. Her konuda: haberi kovalarken de, yazarken de, bildirirken de. Bir keresinde genç bir gazeteci bana: “Vah vah, sizler neler çekmişsiniz! Peki, ama bizim de bugün başka sıkıntılarımız var!” dedi.Maddi sıkıntıysa, biz simit-çay döneminde yetiştik, dedim. Çalışan gazetecinin parası yoktu; komünikasyon imkânları yoktu. Sizi ise rahatlık tembelleştiriyor; hırsınızı çalıyor dedim. Biz hırpalandıkça, hırsımız artardı. Kimsenin ulaşamadığı bir haberi ben bulayım; biz bunun derdindeydik! Oysa siz, internetten bütün bilgilere hemen ulaşıyorsunuz. Bugün öyle bir laçkalık var. 


 Sami Kohen ile Lolita Nahmias Haleva, Ocak 2019; Fotoğraf: Moris Sarfati

Bizim zamanımızın belki başka yönden dezavantajları vardı.  Ama bir avantajı vardı: sosyal hayat. Hem çok çalışıyorduk; hem de çok iyi vakit geçiriyorduk. Çocukların yeni doğduğu, okula gittiği zamanlar. Dertlerimiz aynı. Daktiloyu bırakıp konuşurduk. Halit Kıvanç, benim can ciğer dostum. Eşim, ikinci çocuğumuza hamileydi. İlkinin adı Jale... Halit Kıvanç, “Kız olursa, adı Lale olsun” dedi. Niye diye sordum. “Kafiye”, dedi. Halit dedim, ben şiir yazmıyorum, çocuk yapıyorum! Nuruosmaniye’ye taşındıktan sonra Hasan Pulur’un odası dışa bakıyordu. Orada da turistik eşya satanlar vardı. İçlerinden kaval satan bir tanesi başlıyordu sabahtan kaval çalmaya. Hasan’ın nevri dönüyordu. O adamın da ekmek parası. Sonraları nihayet durdu. Ben ne yaptım, çarşıdan gittim kaval aldım. Ben kaval çalmaya başladım! Benim üzüldüğüm, bugün modern teknolojiyle herkes ekrana bakıyor. Yanındakiyle meşgul değil… Biz çok çalışırdık; çok da gülerdik…             


Sami Kohen, Mirka Barzilay Kohen, Alp Kohen, Jale Kohen Aldiş, Lolita Nahmias Haleva – Ocak 2019, Fotoğraf: Moris Sarfati

Heyecan şüphesiz evlilik törenlerinin olmazsa olmazıdır… Ancak Mirka Barzilay - Sami Kohen çiftinin, 27 Mayıs ihtilalinden hemen sonra, 29 Mayıs 1960 Pazar günü Neve Şalom Sinagogu’nda gerçekleşecek düğün törenleri öncesinde, bir de belirsizlik unsuru vardı. Mirka Kohen anlatıyor… 


      

“27 Mayıs 1960 sokağa çıkma yasağı. Arkadaşlar telefon ediyor: “Mirka, düğün olacak mı?” Ben de bilmiyorum ki… Cuma günü öyle evde kilitliyiz. Neyse, Cumartesi günü sokağa çıkma yasağı kalktı, fakat yine de emin değiliz. Çünkü toplanma yasağı var. Telefon ediyorum Sami’ye. Ne yapacağız diye soruyorum. “Şimdi Newsweek’e yazı yazıyorum, filanca telefon edecek. Bırak şimdi, bunun sırası mı?” [kahkahalar] Baktım olacak gibi değil; gazeteye gittim. Dokunsan ağlayacağım… Halit Kıvanç, Turhan Aytul orada. Neyse, Halit halime acıdı. Turhan’ı yanına aldı. Vilayet yakın. Gidip [Askerî vali General] Refik Tulga’ya sordular: “Bir arkadaşımızın yarın düğünü var. Acaba toplanma yasağı kalktı mı?”. Tulga, “Daha ilan etmedik ama arkadaşınıza söyleyin, toplanma yasağı bu gece yarısından itibaren kalkacak” dedi. Hemen eve koştum, hazırlıklar için… Pazar akşamı Yeşilköy’de Çınar Oteli’nde kalıp, oradan Uludağ’a gidecektik. Düğün ertesi, balkonda kahvaltımızı ediyoruz. Bir bellboy tabelayla geldi: “Sami Kohen telefona”. Milliyet’ten arıyorlardı: “[Demokrat Partili İçişleri Bakanı] Namık Gedik intihar etti; yabancı gazeteler senden haber bekliyorlar”. Sami, “Gazete’ye dönmeliyiz” dedi… Ben eve nasıl gideyim tek başıma? Gece sokağa çıkma yasağı var. Valiz elde gazeteye gittik. Tabii herkes dalgasını geçiyor: “Yenge Hanım geldi…” Eskiden tebrikler telgrafla olurdu. Bir yığın telgraf koydu önüme. “Sen bunları oku…” Bıraktı beni, gitti… On beş gün sonra İngiltere’ye gitti tek başına, balayına sanki! [kahkahalar] Düğün serüvenimiz öyle oldu…”

***

“…Benim kulağım hep radyodaydı. Acaba uçağı indi mi? Vardı mı? Bunları yaşadım… Yine de, Sami döndüğü zaman, yaptıklarını anlattığı zaman bütün sıkıntılarım geçiyordu. Her zaman destekledim onu ve çok çok iftihar ettim yaptığı işlerle…”

Mirka Kohen

***

“Gazeteciler, entelektüel kesim... Halit Abi [Halit Kıvanç], Altan Abi [Altan Erbulak] bizim eve gelip giden insanlardı… Aradan seneler geçtikçe, ne kadar şanslıymışım, bu insanların arasında büyüdüm dedim…”   

Jale Aldiş

***

“İsmim Alper olacakmış. Halit Abi [Halit Kıvanç] “Alp olsun” demiş… Gazete, benim en az arkadaşlarımla olduğu kadar eğlendiğim bir yerdi. Teleks odasını çok severdim; teleks yaveriydim… Vasfiye Abla [Vasfiye Özkoçak; muhabir] kâğıttan uçak yapardı bana…“      

Alp Kohen

***

"Gazeteciliği çıraklıkla öğrenirsin. İçinde o merak varsa, çalışma hırsın varsa, yeteneğin varsa, insanı anlayabiliyorsan gazeteci olabilirsin. En büyük dersi Abdi İpekçi ve Sami Kohen'den aldım ben. Onlardan, nasıl taraf olmadan gazetecilik yapılır, onu öğrendim."

Mehmet Ali Birand

***

“Tek meziyeti elbette, hemen bütün meslek hayatını aynı yuvada geçirmiş olmak değildir Sami Bey dostumun. Dünya çapında itibarını, Belediye Meclisi üyeliğini, IPI yöneticiliğini, dış politika yazarlığındaki kıdemini, ödüllerini filan sayacak değilim. İzin verirseniz burada, bana Sami Kohen hakkında ne düşündüğümü soran genç gazetecilere veregeldiğim cevabı tekrarlayacağım: Darısı başınıza!”

Hakkı Devrim

***

“56 yaşında biri için 25 yıl aralıksız aynı gazetede çalışmak önemli... Neredeyse ömrümün yarısına eş değer bir süre bu... Ancak Sami Abi’nin (Kohen) Milliyet’e başladığı günden bu yana geçen süreye oranla lafı bile edilmez bizim 25 yılın... Sami Abi mütevazı biri... Başkası olsa Guinness’e çoktan başvurup Rekorlar Kitabı’na girmişti. Şimdiye kadar hiçbir gazeteciye nasip olmayan Sami Kohen’in rekoru Guinness Rekorlar Kitabı’nda hak ettiği yeri almalı.”

Ali Eyüboğlu

***

NOT: Bu yazı ŞALOM Dergisinin, Nisan 2019 88. Sayısından alınmıştır.



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (1) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>