YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







DERS ALINMASI GEREKEN BİR ÖRNEK
Yazar: FİKRET YÜCEL | Tarih: 04/04/2019 | Saat: 19:33

                       DERS ALINMASI GEREKEN BİR ÖRNEK

1965 yılının soğuk bir kış günü, sırtımda paltomla önünde oturduğum masamda, bir taraftan kulağım masanın üstüne bıraktığım mikrotelefonda çevir sesini beklerken, bir taraftan da çalışıyorum. Yer Tahtakale, yeni inşa edilmekte olan telefon santral binasında, PTT ARLA’ya geçici olarak tahsis edilen 60 m2’lik, alelacele kapatılan yerin bir odası. Diğer odalarında ise maalesef artık hayatta olmayan Hasan Soysal, Metin Dökmeci ve İrfan Ünlüsoy çalışıyorlar. Kaba inşaatı daha yeni bitmiş binada ısınmak için kullandığımız elektrik sobaları yetersiz olduğu için paltolarımızı çıkaramıyoruz. Aksi gibi o yıl İstanbulda kış çok soğuk ve yağışlı geçiyor.

Dikkati çekmek istediğim husus masamın üzerine bıraktığım mikrotelefon. Çevir sesi gelmesi o denli uzun sürüyordu ki, bu zamanı israf etmemek için, beklerken işimi yapmayı sürdürüyordum. Bereket o tarihte kulaklarım şimdiki gibi değil, masanın üzerindeki mikrotelefondan gelen çevir sesini oturduğum yerden rahatça duyabiliyorum.

Bu anı ile başlayarak yapmak istediğim, o tarihlerde Türkiyede telefon haberleşmesindeki çok kötü durumu ortaya koymak. Bu manzara, bütün gün ve günler tekrarlanıp dururdu. Bazı sanayi şirketleri, şehir dışındaki fabrikaları ile şehir içindeki büroları arasındaki irtibatı kaybetmemek için sabah erken saatlerde bir konuşma gerçekleştirip telefonu kapatmaz ve uygun yerlere yerleştirdikleri, telefon hattına bağlanmış hoparlörler vasıtasiyle  telefon hattını diyafon gibi kullanırlardı. Bu davranış, zaten yetersiz sayıda olan jonksiyonları (santraller arası bağlantılar) devamlı meşgul tutması sebebiyle diğer kullanıcıların faydalanmasını daha da zorlaştırırdı. Çoğu zaman çevir sesi almak, aranan aboneye ulaşmanın garantisi değildi. Aradığınız abone bağlı olduğunuz santralden farklı bir santrale bağlı ise, santraller arası jonksiyonların , özellikle yüklü saatlerde, dolu olması yüzünden bağlanmanız için uzun süre beklemeniz, ya da aramayı tekrarlamanız gerekirdi. Bazı hallerde telefon etmek yerine, adrese gitmek tercih edilirdi. Telefon abonesi olabilmak için, bilhassa büyük şehirlerde,  on seneyi aşan süreler beklemek gerekirdi. Kişilerin mesleklerine, kurumların özelliklerine göre hazırlanmış öncelik listeleri vardı. Hastane, itfaiye, emniyet, doktorlar bu listelerin başında yer alırdı. Bir çok şehirde bekleyenlerin listesi mevcut abonelerden fazla idi. Bu uzun süre zarfında meydana gelen adres değişiklikleri, müracaat sahibinin vefatı gibi olaylar bir sürü yeni kağıt işi ortaya çıkarırdı. Telefon Başmüdürlükleri bir nüfus idaresi görünümünü almıştı. Yeni abone kaydetmedeki sıkışıklık mevcut telefonların ortaklaşa kullanılmasına sebep olur bu da  yukarda anlatılan olayların daha da ağırlaşmasına  katkıda bulunurdu.

Şehir içi telefon haberleşmesinin bu görünümü yanında, şehirlerarası telefon etme adeta bir eziyetti. Şehirlerarası bağlantılar tümü ile manüeldi. Telefonla ulaşmak istediğiniz şehri ve telefon numarasını şehirlerarası servisine yazdırır ve beklerdiniz. Bu bekleyiş bazı yerler için bazen bir günü aşardı.  Bu sebeple “acele”, “yıldırım” adı verilen tarifeler oluşturulmuştu. Uzak mesafe bağlantıları  büyük ölçüde çıplak havai devreler ve bunların üzerinde çalışan kuranportör sistemleriyle sağlanıyordu. Bu bağlantıların, sayıca yetersizlikleri yanında, her türlü dış tesire açık olması ve bakım zorlukları dolayısiyle sağladıkları telefon konuşmasının kalitesi de gayet kötü idi. Genellikle gürültü ve diyafoni (başka bir konuşmanın karışması) sebepleriyle konuşanlar birbirlerini anlamakta güçlük çekerler, konuşma beklenenden uzun sürer, bazen de kesilirdi. Telefon konuşmaları şehirlerarası bağlantılar yolu ile sağlanabilen İstanbulun bazı ilçeleri için (Silivri, Büyükçekmece gibi) adrese gitmek, aynı bazı şehir içi konuşmaları gibi, telefonla konuşmaktan daha hızlı gerçekleşirdi.

Yukarda açıkladığım durumun asıl sebebi, bu konuya yeterli önemin verilmemesi etkili olsa da, telekomünikasyon yatırımlarının iğneden ipliğe kadar ithal edilerek yapılabilmesiydi. Telefon santralleri ve makineleri, transmisyon cihazları (kuranportörler, R/L’ler), yer altı kabloları, havai hatların inşaasında kullanılan bakır tel, izolatör (fincan), hatta emprenye ahşap direkler dahi ithal yolu ile sağlanabiliyordu. Bu da Türkiyenin müzmin (süreğen) zayıflığı olan dış ödemeler dengesizliğine takılarak yatırımların, bilhassa dengeli şekilde, yapılmasını engelliyordu.

O tarihlerde, her türlü haberleşme yatırımları ve işletmesi PTT Genel Müdürlüğü’nün tekelinde idi. PTT Genel Müdürlüğü ihtiyaçlarını,  yaptığı uluslararası ihalelerle sağlamaya çalışırdı. Bazen ihaleyi kaybeden firmalar, Türkiyedeki temsilcileri kanalıyla ihaleyi bozmak, tekrarlatmak çabasına girişerek alımın gerçekleşmesinin gecikmesine sebep olurlardı. İhalenin iptal edilip tekrarlandığı örnekler mevcuttu. Bu müdahaleler yatırımın istenen zamanda gerçekleşmesini engellerdi.

O tarihlerde bir ülkenin telekomünikasyon hizmetleri alanındaki performansını gösteren en önemli ölçüt, “telefon yoğunluğu” idi. Telefon yoğunluğu yüz kişi başına düşen esas telefon postası, yani kendine ait bir numara ve hattı bulunan telefon, sayısına verilen isimdir. Bu sayı Türkiyede  1940’lı, 50’li yıllarda 0,2 mertebesinde iken PTT ARLA’nın kurulduğu 1965’de 0,8, Netaş’ın kurulduğu 1967’de 0,83 dür. Gelişmiş ülkelerde ise  20’nin üzerindedir.

PTT Genel Müdürlüğü bu olumsuz duruma karşı çareyi Türkiyede telekomünikasyon teçhizatının yerli üretilmesinde buldu. Bazı şanssız denemelerden sonra, yerli imalatın koşul olarak ileri sürüldüğü, telefon santrali ve telefon makinesi (Bell) alım ihalesi başarı ile sonuçlandı. Bu suretle, ihaleyi kazanan Kanadalı Şirket Northern Electric ve PTT’nin ortaklığı ile Netaş’ın kuruluşu mümkün oldu.

Bu arada PTT ARLA da Tahtakalede yaptığı ürün geliştirme çalışmalarında oldukça önemli bir yol almış ve bunlardan imal etme aşamasına gelmişti. Netaş’ın kurulduğu tarihlerde,  komşu bir alan PTT ARLA’ya  laboratuar ve fabrika bina inşaası için tahsis edilmişti. PTT ARLA’nın yapılan binaya intikali 1971 senesinin haziranında gerçekleşti.

PTT Genel Müdürlüğü böylece, telefon santral ve  makinelerini temin edeceği Netaş ile transmisyon sistemlerini sağlayacağı PTT ARLA gibi iki kaynağa kavuşmuş oldu. Böylece, yatırım programlarını, stratejisini planlayıp uygulayabilecekti.

İlk stratejik amaç, mevcut abone sayısını aşan bekleyen stoğunu eritmek ve uzak mesafe haberleşmesindeki sıkışıklığı gidererek  konuşma kalitesini iyileştirmekti.

PTT ARLA’nın PTT ortaklığı ile bir anonim şirkete dönüştürülüp Teletaş ismini aldığı 1983 yılı sonlarında  Türkiyede telefon yoğunluğu 4’e yaklaşmış, şehirlerarası konuşmaların kalitesi düzelerek otomatikleşmiş ve transmisyon sistemlerinin sayısallaştırılmasına başlanmış bulunuyordu.

Bunu takiben PTT, Netaş’a ilaveten Teletaşın da sayısal telefon santrali imaline başlaması ile anahtarlama sistemlerinin sayısallaşmasına ve verdiği hizmetlerde çeşitlendirmeye (paging, faximile, data iletişimi, mobil telefon) başlamıştır.

Neticede, PTT Genel Müdürlüğü, postadan ayrılarak özelleştirilmesinden (Türk Telekom) önce, sabit telefon yoğunluğunu 25’e, yani her aileye 1’e çıkarmış, kalite ve hizmet çeşitliliği yönünden gelişmiş ülkeler seviyesinde bir haberleşme şebekesi inşa etmiş bulunuyordu. Belki de daha önemlisi, bu şebeke büyük yerli katkı yanında, önemli mıktarda özgün ürün kullanılarak oluşturulmuştu.

Bu sonucun elde edilmesinde kullanılan en önemli iki araç kuşkusuz Teletaş (PTT ARLA) ve Netaş’dır. Bunların etrafında oluşan yan sanayi ile telefon kablosu imal eden kuruluşları da eklemek gerekiyor. Yanlış özelleştirme politikaları ile kurulmuş olan telekomünikasyon sanayisinin teknolojiyi takipten alıkonulma ve etkisiz hale getirilmesi ayrı ve uzun bir konudur.

Yukarda da belirtildiği gibi, Türk ekonomisinin kronik hastalığı dış ödemeler dengesizliğidir. Üretmek ve üretken olmanın bu dengesizliğin ve kalkınmanın vazgeçilmez çaresi olduğu cumhuriyetin ilk yıllarında gayet iyi kavranmıştı. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının uygulandığı 1934-1938 aralığını da içine alan  1930-1938 döneminde dış ödemeler dengesi hep fazla vermiştir. Üstelik bu dönemde, Osmanlıdan kalan Düyunu Umumiye İdaresinin borçları da ödenmiştir.

Merkez Bankası (MB) iktisatçılarının Türkiye imalat sanayisinin yapısını inceleyerek hazırladıkları raporda şöyle bir hükme vardıkları ifade ediliyor (Ege Cansen, Yapısal Çaresi Yok mudur?, Sözcü, 28 Şubat 2019):

Türkiye ekonomisinde ithalata bağımlılık sorunu, esas itibariyle yapısal bir nitelik taşıyor. Ülkemizin doğal kaynak yapısı, hammadde ve ara malı üretimine yeterli kaynak ayrılamaması, kaliteli ara malı temininde güçlükler, firmaların yüksek katma değerli aşamalarında uzmanlaşmamış olması gibi nedenlerle ithalata bağımlılık yüksektir.

Ege Cansen,  haklı olarak, sorun yapısal olduğuna göre çözümün de yapısal reform olması gerektiğini belirterek yazısının başlığına koyduğu soruyu soruyor: Yapısal çaresi yok mudur?

MB’nın yukarda verilen tesbiti yanında, davranışlarda bir kabul ediş, hatta teslimiyet, silkinme ve kendine gelme isteksizliği göze çarpıyor.    

Burada  şu suali sormak hatıra geliyor: İmalat sanayimiz MB iktisatçıları raporunda tarif edilen  duruma nasıl geldi, veya niçin buna evrildi?

Bence bunun iki ana sebebi var. Birincisi, ithal İkamesi sisteminin uygulandığı, 1963’de başlayan planlı dönemde, dövizin ucuzlayıp bollaştığı her fırsatta, popülist siyaset uğruna, ara mallar için ithalat kapılarının açılarak bunlarla ilgili yatırımların yapılmasını engellemek olmuştur. Böylece  yatırım malı imalatına geçiş de gerçekleşememiştir.

İkincisi ise, karma ekonomik sistemin terkedilip, 1980’den günümüze kadar devam eden 24 Ocak kararlariyle başlayan  sözde serbest piyasa ekonomisi, gerçekte neoliberalizmin uygulanmasıdır. Bu dönemde neredeyse bütün sübvansiyonlar kaldırılmış ve imalat sanayisi yabancı şirketler karşısında korumasız bırakılmıştır.  Özelleştirme yolu ile verilen zararlar da ortadadır.

Yapılması gerekenin, merkezinde üretim kampanyası bulunan yapısal değişiklikler olduğu, yakın geçmişte hiç bu kadar açık şekilde belirgin olmamıştı. Bu söylediğim kuşkusuz, çılgın, zamansız, önceliği olmayan projelerden ve har vurup harman savurma alışkanlığından vaz geçmeyi de ihtiva ediyor.

Bir taraftan dünyanın ilk on ekonomisi arasına girmek,  ar-ge harcamalarını GSYİH’nın %3’üne çıkarmak gibi büyük hedefler tanımlıyoruz, fakat bunlara ulaşmak için gerekli büyük projelerimiz yok, ya da yanlış seçilşmiş (kanal İstanbul gibi). Sanki her şeyi KOBİ’lerden bekliyoruz gibi bir manzara ile karşı karşıyayız. Şüphesiz KOBİ’ler desteklenmeli, onların ekonomideki önemli yeri yadsınamaz. Devlet girişimciliği desteklemelidir. Bunu zaten Cumhuriyetin kuruluşundan beri yapıyor. Ancak, büyük hedeflere bu yol ile ulaşılamaz. Bunun için büyük şirketlerle sağlanan özel sektör-devlet işbirliğine ihtiyaç vardır.

Planlı döneme başladığımız 1960’lı yıllarda Kore Cumhuriyeti (Güney Kore),  milli geliri Türkiyenin altında olan bir ülke idi. Güney Kore 1970 ve 1980’lerde hükümet programlarına sadık aile şirketlerine (chaebol) sağlanan desteklerle kalkınma yolunu seçti. Samsung, Hyundai, Daewoo, LG gibi şirketlerin önüne hedefleri koyup yol haritası çizdi. Bunlara vergi indirimi, Kore Kalkınma Bankası eliyle düşük faiz ve uzun vadeli kredi sağladı. Bu dönemde adı geçen firmalara 7,5 milyar doların teşvik olarak verildiği söylenmektedir. Bu firmaların her biri bugün dev firma büyüklüğündedir. Güney Kore Hükümeti 1970’den başlayarak bu destek ve teşvikleri gemi yapımı, endüstriyel makine üretimi, otomotiv, petrokimya ve sonra da elektronik sanayisi için kullandırdı. Ayrıca, programını desteklemek amacı ile, yeni teknolojilerin endüstriye aktarılmasını sağlayacak çeşitli araştırma enstitüleri kurdu. Bu gün Güney Kore ile Türkiyenin bulundukları yer ortada.

Sektör seçimi, zor bir iştir, ama güncelleştirilen Vizyon 23’ün bu konuda yardımcı olacak önemli bir kaynak teşkil etmesi mümkündür, en azında değerli bir metodoloji örneğidir.

Bu alanda cari açığın baş sorumlusu olarak görülen enerji ham madde ithalatını azaltmak, kuşkusuz öncelikli bir konudur. Cari açığın sürdürülebilir seviyeye indirilebilmesi için ithalat fazlası veren yeni sektörler yaratmak yanında yenilenebilir enerji kaynaklarını, bilhassa güneş enerjisini kullanmak önemli fayda sağlayacaktır. Ülkemizin bu bakımdan ne kadar şanslı bir durumda olduğunu Güneş Enerjisi Potansiyel Atlası (GEPA) açıkca gösteriyor. Bu açıdan bizim kadar şanslı olmayan Almanya, şu sırada güneş enerjisinden bizden çok daha fazla yararlanıyor. Hatırda tutmak gerekir ki, yenilenebilir enerji kaynaklarının önemli özelliği, dışa bağımlılığı ortadan kaldırmasıdır. 6094 sayılı “Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanılmasına  İlişkin Kanun” bu alandaki yatırımlar yanında, yerli üretime, yerli teçhizat kullanılması halinde kWh satış bedellerine ilaveler yapabilme imkanı veren bir teşvik getiriyor olsa da bu yeterli değildir. Devletin enerji üretim teçhizatı, özellikle fotovoltaik pil (güneş pili) üretimini ciddi şekilde desteklemesi gerekiyor. Yani, fotovoltaik pilin yerli üretiminde özel sektör-devlet ortaklığı ile öncü olmalı ve enerji tasarrufunda kullanılacak aydınlatma elemanlarının (LED) yerli üretiminin sağlanmasına yol açmalıdır

.

Bu arada, özellikle son yıllarda, ülkemizde otoriter hale gelen yönetim sisteminin ve bizdenolan kriterinin her alanda uygulunmasının ülke kalkınması üzerindeki olumsuz etlisine de işaret etmek gerekir.

Bu bağlamda, Daron Acemoğlu ve James Robinson’un “Ulusların Düşüşü” isimli kitabında (Daron Aceoğlu,James Robinsoni Ulusların Düşüşü: Güç, Zenginlik, ve Yoksunluğun Kökenleri, Doğan Kitap, 2014) Siyasi otoritenin sınırlı olduğu toplumsal kesimlerin kendi dinamikleriyle atılım yapabildiği, hür düşüncenin yaygın olduğu toplumların geliştiği belirtiliyor.

Ayrıca, Daron Acemoğlu, Şeffaflık Derneği tarafından düzenlenen Hukuk ve İktisat İlişkisi: ÖzgürlüğünRefah Boyutu konferansında Bireysel özgürlüklerin sınırlı olması halinde, ancak bundan yararlanan ufak bir azınlığın becerilerinin gelişeceğini, baskı altındaki kesimlerde bulunan “büyük mucitler, iş adamları” potansiyelinin kaybedileceğini belirtmiştir. Acemoğluna göre, Sürdürülebilir bir büyüme için bağımsız yargı, herkese eşit mesafede kamu kurumları ve beşeri sermayeye ihtiyaç vardır.

Her şeyden önce, Sayın İlber Ortaylı’nnı dediği gibi Biz 1930’ların heyecanına dönmeliyiz. 1930’larda o savaş yorgunu yoksul ülkede bir bilim, kültür, irfan heyecanı vardı. Bugün böyle bir heyecan kalmadı.

Bubağlamda kamu kuruluşlarının ve bürokrasinin konuya (bilim, teknoloji, inovasyon ve sanayi) yakınlığı, onu benimsemesi ve heyecanla desteklemesi çok önemlidir. Yani, özel sektör dinamizmi ile beslenen, kamunun teknolojiye dayalı ulusal kalkınmaya inandığı bir ortam oluşturulmalıdır.

Yukarda italik karakterlerle yazdıklarım “Cumhuriyet Türkiyesinin Sanayileşme Öyküsü” isimli kitabımın (Fikret Yücel, Cumhuriyet Türkiyesinin Sanayileşme Öyküsü, 2. Baskı, TTGV ideaport 2017) “VI-Son Söz Yerine : Ne Yapmalı” bölümünden özetlenmiştir.

Bu yazı mutlu ve zengin (müreffeh) bir gelecek inşa etmek için  yol arayışımın bir ürünü.  Bu konuda  hayatî öneme sahip olduğuna inandığım eğitim’e,“4.0 Devrimleri ve Türkiye” isimli yazımda (fikretyucel.blogspot.com.tr ve Adana Fikir Platformu) değinmiştim.

                                                                 Fikret Yücel

                                               20 Mart 2019, Fenerbahçe-Dalyan



Yazar Notu: Bu yazı başka bir yerde yayınlanmaktadır.(fikretyucel.blogspot.com.tr)

[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>