YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







KIRK YIL SONRA ‘BEDRİ KARAFAKIOĞLU’ ANISINA
Yazar: MİTHAT İDEMEN | Tarih: 23/10/2018 | Saat: 09:14

Kırk Yıl Sonra Bedri Karafakıoğlu’nun Anısına[1]

Mithat İdemen, 20 Ekim 2018 .

Değerli dostlarım,

Her zaman içimizde derin bir sızı duyarak hatırladığımız aziz hocamız Bedri Karafakıoğlu’nu anmak amacıyla düzenlenmiş olan bu toplantıda sizlere, izninizle, gayet iyi bildiğiniz fakat zihninizde bulanıklaşmış olması muhtemel bazı anıları canlandırmak umuduyla, birkaç şey söylemek istiyorum.

Herkesin söylediği gibi, olaylar karşısında Bedri Bey’in tepkisi, hemen hemen her zaman diğer insanların tepkisinden çok farklı olmuştur. Ben, benden 20 yıl kadar önce dünyaya gelmiş olan Bedri Bey’i o biçimde yönlendiren psikolojik yapıyı, o kuşağa mensup diğer aydınlarımızınki gibi, berrak biçimde kavramakta çok zorlanıyorum. Bizim kuşağa ve daha sonrakilere mensup herkesin de aynı sıkıntıyla karşı karşıya olduğu düşüncesindeyim. Sanırım bu davranış farkı, aramızdaki o yirmi yılda ülkemizde oluşan sosyal çalkantıların korkunç boyutta ve geri dönülemez oluşundan ileri geliyor. Çünkü; Bedri Bey yüz yıl kadar önce, o zamanın deyimi ile bir Düvel-i Muazzama’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir ferdi olarak dünyaya geldi[2]. İlkokulda, Kur’an’ın da yazılı olduğu kutsal arap harfleri ile öğrenime başladı; törenlerde padişahım çok yaşa diye bağırarak hem peygamberimizin halifesi hem de Fatih’in torunu olan sultan için tezahüratta bulundu. Başlangıçta O farkında değildi ama İmparatorluk çok zor günler yaşıyordu. Her cephede savaşlar, ülkenin her yerinde fakirlik, cahillik ve hastalıklar, cephelerden gelen şehit ve yaralı haberleri yaşamı herkes için tahammülü zor bir çileye çevirmişti. Çok geçmeden, ortaokul yıllarında, belleğine iyice yerleşmiş bazı şeylerin korkunç denecek boyutta değişmekte olduğunu yaşayarak gördü. Sonsuza kadar payidar olacağı düşünülen İmparatorluğun sultanı olan halife[3] hem sarayını ve saltanatını hem de peygamberin ve atalarının emanetlerini arkasında bırakarak, basit bir insan gibi yaşamak ümidiyle, gavur dedikleri insanların kucağına sığınmış, Düvel-i Muazzama da yok olmuştu. Ülkenin her tarafında hem düşman denilen yabancıların bayrakları dalgalanıyor hem de bunu hazmedemeyen kuvvacıların ölüm kalım savaşı sürüyordu. Sonunda beklenmedik bir mucize olmuş, Mustafa Kemal’in önderliğinde son gayretini sergileyen Anadolu halkı yeni bir devlet kurmuş genç Bedri de o devletin, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin, vatandaşı olmuştu. Artık kutsal arap harflerinin yerini Latin harfleri almış, yazı sağdan sola değil, soldan sağa doğru yazılıyor olmuştu. Ülkenin her tarafında, son on yılda yaşanmış büyük acılar unutulmaya, ilerisi için değişik hayaller kurulmaya başlanmıştı. Cihat marşlarının yerini, bugün dinlediğimizde bile gözlerimizi yaşartan onuncu yıl ve İzmir marşları, fütuhat edebiyatının yerini de yurtta sulh cihanda sulh ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma sloganları almıştı. Az sayıdaki yaşıtları gibi Bedri de, o günlerde ülkeyi boydan boya kaplamış olan o coşku ve umut ortamı içinde öğrenimini sürdürmüş ve 17 yaşında liseden[4] mezun olmuştu. Kişiliğinin oluşmasına, ailesinin etkisi kadar ülkede yaşanan bu türden olaylar da katkı sağlıyordu. Babası Suheyp Bey valilik, belediye başkanlığı ve millet vekilliği gibi yüksek görevlerde bulunmuş, ülkenin değişik yörelerinde çalışmıştı. Bu nedenle, Bedri de Van, Aydın, Edirne, Adana vb, birbirlerine çok uzak şehirlerde yaşamış, değişik kültürlerle tanışmış, arkadaşlar edinmiş ve ülkenin perişan halini yaşayarak gözlemişti. Ulusunu çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarma yarışında mühendis olarak hizmet etmeyi tercih eden Bedri, liseden sonra, o günlerde ülkenin biricik teknik okulu olan İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’ne[5] girmiş ve beş yıl sonra, 1937 de, mühendis olarak hayata atılmıştı. Yeni Devlet, her dalda hissettiği uzman eleman kıtlığını yenmek için, dünyanın her tarafına, gelişmiş ülkelere, yetenekli gençleri eğitime gönderiyordu. Bedri’yi de, haberleşme tekniğindeki son gelişmeleri yerinde öğrenerek ülkeye aktarması amacıyla, PTT hesabına, Paris’e, école nationales supérieure des postes, télégrapheset téléphones‘a gönderdiler[6]. İki yıl sonra, 1939 da Türkiye’ye dönen Bedri, yaşamının sonuna kadar sürecek olan çok yoğun bir çabanın içine büyük bir özveri ile daldı. 1939 yılında, 24 yaşında genç bir doçent olarak İTÜ Elektrik Fakültesi’nin kurucuları arasında sorumluluk yüklendi; 1939-1947 yılları arasında, İTܒdeki görevine ek olarak, PTT’de Fen Müfettişliği ve telsiz mühendisliği, 1954-1957 yılları arasında da İTÜ Maçka Teknik Okulu Müdürlüğü görevlerini yürüttü. 1960-1961 yıllarında, Cumhuriyet’in karşılaştığı ilk askeri darbenin ardından oluşturulan Kurucu Meclis’te üye olarak görev aldı; 1963-1968 yılları arasında hem OECD Bilimsel Araştırma Komitesi’nde Türkiye’yi temsil etti hem de TRT Yönetim Kurulu’nda üye olarak görev aldı. 1965-1967 yıllarında iki dönem EMO’nun (Elektrik Mühendisleri Odasının) Yönetim Kurulu Başkanı, 1970-1975 yılları arasında da Avrupa Rektörler Konferansı Türkiye temsilcisi idi. Bu arada, 1972-1976 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi, 1973-1976 yılları arasında da Üniversite Denetim Kurulu üyesi olarak çalıştı. Ulusal ve uluslararası nitelikteki bu yoğun çabaların içinde iken, aynı zamanda, 1964-1965 yılları arasında İTÜ Elektrik Fakültesi Dekanlığı, 1965-1969 yılları arasında da İTÜ Rektörlüğü görevlerini yüklenmiş, 1977-1978 yıllarında Elektrik Fakültesi Dekanlığının sorumluluğunu tekrar kabullenmişti. Bir yıldan az süren bu son dekanlık onun ulusuna sunduğu son özverili görev oldu. Bununla ilgili bir anımdan sizlere daha sonra söz etmek istiyorum. Orada söyleyeceklerim, sanırım, Bedri Bey’in olgun kişiliği ve üstün karakteri hakkında daha net bir fikir edinmemizi sağlayacaktır.  

Bedri Bey, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım özverili görevlerini sürdürürken, esas uzmanlık alanında çok sayıda kitaplar, makaleler ve raporlar da yazıyordu. Yazdığı kitaplar, o günlerde telefon teknolojisinin zirvesinde yer alan otomatik telefon santrallarına ilişkindi ve tekrar tekrar basılıyordu. Bunlar arasında, Telefon ve Telgraf Ölçme dersleri (1954,1963, 1974), Santrallar arasıTrafik Hesapları (1961,1971), Arabağlantılı Eşlenik Seçmeli Sistemlerde Tıkanma Hesapları (1971,1983), Otomatik Telefon Sistemlerinin İncelenmesi (1974), Komütasyon Alet Sayısı Hesabı (1976), Manüel Telefon Komütasyonu (1975,1981), Elektrik Filtreleri ve Kristalli Elektrik Filtreleri (D. Pierre’den çeviri), Otomatik Telefon Dersleri ( P.Charles’dan çeviri1948), Üniversite ve Çağdaş Toplumun İhtiyaçları (J.Henri’den çeviri, 1973) sayılabilir. Bunlara ek olarak, değişik devlet kurumlarına sunulduğunu tahmin ettiğim, çok sayıda uluslararası organlarca hazırlanmış raporların tercümeleri de var. 

Şimdi, izin verirseniz, biraz önce sözünü ettiğim son dekanlık görevinin perde arkasındaki hikayeye dönelim.

YÖK öncesinde Dekanlar Fakültede ders veren bütün öğretim üyelerinin oyları ile seçilir ve atanırdı. Elektrik Fakültesinde yerleşmiş olan çok güzel bir geleneğe göre, o günlerde profesör olmuş en genç üyelerden biri dekan yapılıyordu. 1977 Kasım’ında yapılacak olan seçim için akla gelen iki aday ben ve Ahmet Dervişoğlu idik. Koridorlarda karşılaştığım hocalarımın bazısı seçimde oylarını bana vereceklerini söylüyorlardı. Ama ben o günlerde TÜBİTAK’ın Gebze’deki Marmara Araştırma Merkezinde Matematik Bölümü Başkanı olarak da görev yapıyordum ve o Bölümü çok seviyordum. Bu nedenle, bana oy vereceklerini söyleyen hocalarıma, güvenleri için teşekkür ettiğimi fakat Gebze’deki görevim nedeniyle Dekanlık yapamayacağımı kesinlikle söylüyordum. Şüphesiz bazı hocalarımız da Ahmet Dervişoğlu’na oy vereceklerini ona söylemişlerdir. Seçime çok yakın bir günde, ben Gebze’de iken Dervişoğlu beni aradı ve ertesi günü benimle bu konuyu konuşmak istediğini söyledi. Ertesi gün Dervişoğlu’nun bana söylediği mealen şöyleydi: ‘Mithat, hocalarımız bu görevi ikimizden birine verecekler. Ama ortam çok karışık, öğrenciler galeyan halinde, dersler doğru dürüst yapılamıyor, okullar işgal ediliyor, öğrenciler birbirlerini öldürüyor. Bu nedenle ben bu görevin Bedri Bey gibi hem devlet yöneticileri hem de öğrenciler nezdinde yüksek düzeyde saygınlığa sahip biri tarafından yüklenilmesinin çok doğru olacağını düşünüyorum. Biz ikimiz de dekan yardımcıları olarak ona yardım ederiz’. Benim Ahmet’e cevabım mealen şöyle olmuştu. ‘Ahmet, söylediklerin çok doğru. Yalnız, ben Gebze’deki görevim nedeniyle Dekan yardımcılığı da yapamam. Başka bir arkadaş düşünmelisin. Ayrıca, daha önce Rektörlük yapmış biri olarak Bedri Bey’in de bu görevi kabul edeceğini sanmıyorum’. Konuşmamız bu kadar oldu ve ben dersime gitmek üzere Ahmet’ten ayrıldım. Bu konuşmamızı, o günlerde Kürsü’müzün başkanı olan Ahmet Akhunlar’a da anlattım. Akhunlar, Dervişoğlu’nun görüşlerinin isabetli olduğunu söyledi ve Kürsü’müzün yararı bakımından da benim dekan yardımcılığını kabul etmemi tavsiye etti. Sonra ben Gebze ve Gümüşsuyu arasında koşturup dururken bu konuyu tamamen unuttum. Seçimin yapıldığı 11 Kasım 1977 günü öğleden sonra Gebze’den bana tahsis edilen bir araçla Gümüşsuyu’na gelip oy verme işlemine katıldım. Hiç kimse konuşmuyor, sadece önündeki pusulaya bir isim yazıp dekana iletiyordu. İlk turda Bedri Bey hemen yeni Dekan seçildi. Öyle anlaşılıyor ki; Dervişoğlu Bedri Bey’i ikna edebilmişti. Sonra Dekan yardımcıları için oylama yapıldı. Onun ilk turunda da ben seçilmiş oldum. Biraz sonra söyleyeceklerim bakımından önemli olduğu için burada bir hususu belirtmek istiyorum: Oy kullanan üye sayısı 33 idi ve ben 33 oyla seçilmiştim. Yani, açıkça anlaşılıyordu ki; ben de kendime oy vermiştim. Bu daha önce Dervişoğlu’na ve diğer hocalarıma söylemiş olduklarımla uyuşmayan bir durumdu. Ertesi günlerde ben, her zamanki gibi, bir gün Gebze’ye matematik Bölümüne, bir gün de Gümüşsuyu’na gitmeyi sürdürdüm. Gümüşsuyu’nda derslerime giriyor, asistanlarımla seminer yapıyor, onların tez çalışmaları ile ilgileniyordum. Kaç gün böyle geçti hatırlamıyorum. Bir gün telefon çaldı, karşımda Bedri Bey vardı. ‘Yahu Mithat nerelerdesin? Böyle muavinlik olur mu?’, dedi. ‘Hocam hemen geliyorum’, dedim ve dekanlığa doğru koşmaya başladım. Koşarken, ne türden azar işiteceğimi ve kendimi nasıl savunacağımı düşünüyordum. Bedri bey dekanlıkta yalnızdı. İçeri girer girmez konuşmaya başladım ve ‘hocam çok özür diliyorum, ben istifa ediyorum. Kendime oy vererek görevi kabulleniyormuşum gibi oldum ama bunu yürütemeyeceğim. Çünkü Matematik Bölümünden ayrılmak istemiyorum’. Bedri bey çok sakin ve kendi babacan kişiliğine özgü bir tonla ‘Hayır, TÜBİTAK’tan da Dekan yardımcılığından da istifa etmene gerek yok. Sana akademik işleri veriyorum, idari işleri Ziya Bey yürütür. Memurlar zaten işlerini biliyorlar, sen onlara gereken direktifleri verirsin, geldiğin günlerde onları kontrol edersin, imzalanacak yerleri imzalarsın. Özel bir durum olursa, biz zaten buradayız’, dedi. Ben sert biçimde azarlanacağımı düşünmüş olduğum için o sakin sözler karşısında şaşkına döndüm ve ‘peki hocam, elimden geleni yapmaya çalışırım ama olmazsa tekrar affınızı isterim’, dedim.

Size bu hikâyeyi biraz uzunca anlatmamın bence iki nedeni var. Onlardan biri, Bedri Bey’in, benim seçim günü kendi kendime oy vererek görevi istiyormuşum hissi uyandırdıktan birkaç gün sonra gelip ‘istifa ediyorum’ demem karşısında göstermiş olduğu sakin ve olgun tavrına dikkatinizi çekmek. Şimdi birkaç saniye gözlerinizi kapatıp sessizce kendi kendinize düşünün: Bedri Bey’in yerinde siz olsaydınız bana nasıl tepki gösterirdiniz?... Üç yıl sürecek olan ve kimsenin yüklenmek istemediği zor bir görevi yüklenmeye razı oluyorsunuz, birileri de size yardımcı olmayı isteyerek kabullenmiş gözüküyor, ama seçildikten sonra, önce ortalıkta görünmüyor, sonra da gelip ‘istifa ediyorum’ diyor….

Size bu hikâyeyi ayrıntılı anlatmamın ikinci nedeni de Bedri Bey’in son günü ile ilgili. Biz Fakültede dersleri ve sınavları Bedri Bey’in saygın kişiliğinin yarattığı atmosferde huzur içinde götürüyorduk. Yönetim Kurulları’na öğrenci temsilcileri de katılıyor, Bedri Bey’in yarattığı hoş görü ortamında eleştiri ve görüşlerini hiç çekinmeden, cesurca ortaya koyuyorlardı. Ama ülkenin her tarafında, özellikle de üniversitelerde, gösteriler, işgaller, kavgalar ve cinayetler ardı arkası gelmeden sürüp gidiyordu. Ta ki; 20 Ekim 1978 gününe kadar. O meşum günde ben Gebze’de, Başkan’ın odasında, beş altı kişilik bir grubun içinde, ayakta günlük işleri konuşurken Başkan’ın sekreteri kapıyı açtı ve ‘Bedri Karafakıoğlu’nu vurmuşlar’ dedi[7]. Bizim dilimizde ‘ayağımın bağı çözüldü’ diye bir söz vardır ya, galiba öyle oldu, hemen yakınımdaki koltuğun kenarına çöktüm. Söylediklerine göre, bembeyaz olmuşum. Etraftakiler, ‘bir bardak su getirin, çabuk olun’ gibi telaş içine girdiler. Suyu bana içirdiler ve ‘sana bir araba tahsis edelim, İTܒye git’, dediler. Yolda, arabada hep şunu düşündüm: ‘Bedri Bey hem İmparatorluğun çöküşünün acılarını hem de şimdi gençlerin paylaşamadığı bu Devletin kuruluşunun coşkularını yaşayarak olgunlaşmış seçkin bir insandı. Ömrü hep ulusuna ve ülkesine hizmet için koşturmakla geçmişti. Bu son görevi de ulusuna ve gençlere karşı duyduğu şefkat hissi ile kabullenmişti. Gençlerin onu saygıyla izlemesi, gösterdiği yönde ülkeye sahip çıkması gerekirdi. Ama tam tersi oldu; ses getirecek bir eylem yapmak isteyen gözü dönmüş yurttaşlar en iyi hedef olarak O’nu gördüler. İkinci Dekanlığı kabul etmemiş olsaydı, büyük ihtimalle, o kurşunların hedefi olmayacaktı. Fakültenin geleneğine uyarak dekanlığı ben kabul etmiş olsaydım, büyük bir ihtimalle hedef belki de bendim… Acaba Bedri Bey farkında olmadan kendi vücudunu bana siper mi etmişti?..’

Evet sevgili dostlar. Şimdi 40 yıl kadar geride kalmış olan o çalkantılı dönemden benim size anlatmak istediklerim bunlar. Bedri Bey, ahlak ve vicdan sahibi herkes için, her zaman saygı ve sevgi ile hatırlanacak seçkin bir Türk insanı idi. Benim için ise ondan da öte bir şeydir… Nur içinde yatsın.

Bedri Bey’in katilleri olarak bazı isimler ortaya atıldı ama kesin kanıtlar ortaya konamadı. O isimleri siz de internet sayfalarında görebilirsiniz. Bu cinayete Devlet ve basın, maalesef, gereken ilgiyi göstermedi. Ama öğrencileri ve entelektüel Türk halkı O’nu asla unutmadı. Tabutunu mezarına kadar omuzlarında taşımak isteyen gençler Taşkışla binasının çıkışında, tabutu kapmak için birbirleriyle kavgaya tutuştular. İstanbul’da ve Çorum’da bazı caddelere Bedri Beyin adı verildi[8]. Bu sabah Beşiktaş’ta Abbasağa Parkı’nda açılışını yapmış olduğumuz Büst’ün de Bedri Beyin gelecek kuşaklar tarafından anlaşılmasına katkı sağlayacağını umuyorum.

[1] 20 Ekim 2018 günü, Bedri Karafakıoğlu’nun katledilişinin 40. yılında Beşiktaş Belediyesinde, Beşiktaş Abbasağa Parkında, Zincirlikuyu mezarlığında ve İTÜ Elektrik-Elektronik Fakültesinde yapılan törenlerde M. İdemen’in yapmış olduğu iki konuşmanın birleştirilmiş metni.

[2] Doğum tarihi:  23 Ekim 1915.

[3] Sultan Vahidettin 16 Kasım 1922 de İstanbul’da Malaya adlı savaş gemisine binerek İngiltere’ye iltica etti.

[4] Adana Lisesi, 1932.

[5] 1928 yılında Nafia Vekâletine bağlı olarak kurulan ve 1934 yılında yenilenen kurum.

[6] 2009 yılından beri adı Télécom Paris Tech olan bu okul 140 yıl önce, 1878 de, école professionelles supérieure des postes et télégraphes(EPSPT) olarak kurulmuş olan okulun devamıdır. Teknolojideki değişikliklere göre adı zaman içinde devamlı değişmiştir: école supérieure des postes et télégraphes(ESPT,1912), école nationales supérieure des postes, télégrapheset téléphones (ENSPTT,1938 ), école nationales supérieure des télécommunicationes (ENST, 1942).

[7] Bakırköy Gençler Caddesi’nde dolmuşa binmek üzere iken vurmuşlar. SSK Yenimahalle dispanserine götürülürken yolda son nefesini vermiş.

[8] Örneğin, hem Taşkışla’dan Dolmabahçe’ye inen caddeye hem de  İTܒnün Maslak  yerleşkesinde Elektrik Fakültesi’nin önündeki yola ‘Bedri Karafakıoğlu Caddesi’ adı verildi. Çorum’da da Bedri Karafakıoğlu adını taşıyan 5 sokak var.



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

  • ÇAY ÜRETCİSİ KENDİ ÇAYLAĞINDA İŞÇİ HALİNE GELDİ
    14/05/2017
    TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNDE      AFYONU YASAKLATTILAR >>

Devam >>