YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







NEDENSİZ BURAYA GELMEDİK - 3
Yazar: ALİ DEMİRSOY | Tarih: 26/11/2016 | Saat: 12:31

Değerli Kardeşim

Hiçbir ülke ya da toplum durup dururken batağa saplanmaz. Onu hazırlayan nedenler vardır. Zaman içinde anlayanlar toparlanabilir; anlayamayanlar da yok olur gider. Dünyada adı ve sanı unutulmuş bunca devlet neden yok oldu dersiniz? Organizasyon bozukluğu, yönetim bozukluğu, bilimsellikten uzak olma ve geçmiş olaylardan örnek alamama gibi birçok neden sayılabilir.

Türkiye bugün yaşanan kargaşalığın içine nedensiz düşmedi. Bu nedenle “buraya nedensiz gelmedik-1 ve 2” adlı yazımın her ikisini de pekiştiren aynı adlı üçüncüsünü gönderiyorum. Yaşanmadan öğrenme ve önlemini alma dünyada sadece insana nasip olmuştur…

Prof. Dr. Ali Demirsoy


“Aptallık, yanındaki insanların değerini bilemeyenlerin ortak özelliğidir”

     Üniversiteler her yıl eğitime başlamalarından bir süre önce ana babalarda ve çocuklarda bir sıkıntı başlar: Yurt sorunu. Devlet, öğrencilerine hiçbir zaman yeterli ve kaliteli yurt sağlayamadı. Otobüs terminallerinin hemen çıkışına kurulmuş olan cemaat masaları “size yardımcı olalım” pankartı ile bu çaresiz insanları yumuşak bir üslup ve dil ile karşıladılar. Yurtlarına götürüp, yatırdılar, yedirdiler, içirdiler. Okullar kurup en iyi eğitimi verdiler. Buradaki öğretmenler neredeyse okulda yatıp kalkarak öğrencileri yetiştirdiler. Her türlü yarışmada öğrenciler en önde koştu. Devlet okulları dökülüyordu. 2016 yılı ÖSYM sınavları bu ülkenin eğitim bakımından ne kadar acınacak durumda olduğunu göstermektedir. Anadilinde bile öğrenciler söylenenin %50’sinden azını anladığı anlaşıldı. Fen bilimleri Afrika ülkeleri ile bile karşılaştırılacak durumda değil. Durum bu iken hükümet din derslerini eğitime sokuşturma peşinde.

     FETO okullarının öğrencileri ortalama olarak Türkiye’nin en başarılı öğrencileri oldular. Ben 1992-2006 yılları arasında Uluslararası Biyoloji Olimpiyatlarının Türkiye sorumlusu olarak sayısız sınav yaptım; öğrenci seçtim. Diğer alanlardaki olimpiyat öğrencilerini de doğal olarak izliyordum. Doğrusunu isterseniz en başarılı öğrenciler bu okullardan geldi (soruları çaldırmadığıma da emin olabilirsiniz). FETO örgütünün ve diğer cemaatlerin hiçbirinin dünya görüşü ile barışık olmadım; hatta göze batan karşıtları oldum. Çok uğraştık ki devlet okulları da başarı olsunlar “bu laik devletin okulları var, eğitimi var” diyebilelim. Yine de devlet okullarında eğer öğretmen becerikli, meraklı ve yetenekli ise; öğrenci de aynı şekilde azimli ve çalışkan ise zaman zaman takıma girebiliyordu.

     Uluslararası Biyoloji Olimpiyatına gelen öğrenciler başlangıçta neredeyse sadece bu okullardan geliyordu; uluslararası olimpiyatlarda başka ülkelerin öğrencileri de sık sık Fetullah’ın oradaki okullarından geliyordu. Orta Asya’nın çölünün ortasında ya da Afrika’nın bilmem ne çölünün ortasında Türkiye’de en iyi okullardan mezun olmuş öğrenciler cemaat okulunda öğretmen olarak neredeyse boğaz tokluğuna çalışıyordu. Devlet okullarının öğretmenlerine meslek içi eğitim yapmak için defalarca götürdüğümüz teklifin hiç biri öğretmenler tarafından (ve keza devlet tarafından) ciddiye alınmadı. Cemaat, yetiştirdikleri öğrencilerin en başarılı olanlarını dünyanın dört bir tarafına göndererek ayrıca eğittiler, akademisyen yaptılar, araştırıcı yaptılar. İçeride kalanlar için ise sonradan öğrendiğimiz kadarıyla, zamanın siyasetçilerini kafa kola alarak her türlü sınavın sorusunu çalarak yandaşlarına vermişler ve onların önemli yerlere atanmalarını sağlamışlar. Bugün atıp tuttuklarına bakmayınız, birçok belediye o zamanlar yer ve diğer olanaklar bakımından bu cemaat okullarına çok bonkör davranmıştı.

     Türkiye’de üniversitelerde kadrolara kolay atanabilsinler diye yurtdışında bilimsel yayın yapan önemli dergileri satın alarak, yandaş akademisyenlerinin yayınlarını hızlı bir şekilde çıkardılar. Türkiye de YÖK aracılığıyla, akademik kadrolara atamalarda ve yükseltmelerde zaten yurtdışı yayınlara çok yüksek puan vererek onların bu girişimlerine çanak tutmuştu. Bazı aydın rektörler bu gerici kadronun bu yolla edindikleri yüksek puan nedeniyle gelip üniversitelere çörekleneceklerini tahmin ettikleri için birçok onaylı kadroyu ilan etmediler ya da bazı koşulları yerine getirmediklerini ileri sürerek atamaları yapmadılar. Ancak onlar da Ergenekon ve Balyoz davalarında bu titizliklerinin karşılığını zindana atılarak gördüler…

     Cemaat okulları devlet okullarının çoğuna göre ders malzemesi, alet edevat bakımından çok daha iyi donatılmıştı. Bizzat konunun anlaşılması bakımından kendim ile ilgi bir örnek vereyim. Biyoloji bilimi (keza diğer bilimlerin çoğu) evrim kuramı kavranmadan anlaşılamaz; derinliğine öğrenilemez. Ancak üniversiteye ve eğitim kurumlarına çöreklenmiş dinci kesimler her nedense kronik evrim düşmanlarıdır. Bu nedenle beni çeşitli sıfatlarla damgalayarak yazdıklarımı olabildiğince öğrencilerden uzak tutmaya çalışırlar. Şu anda belgeler dosyamda evrimci olduğum için binlerce tehdit ve hakaret mektubu bulunmaktadır. Daha da utanılacak bir durum bir üniversitemizin biyoloji bölümünde yaşanmıştır. Bölüm başkanı olağanüstü akademik kurul yaparak şu kararı aldırıyor. Bundan böyle Ali Demirsoy’un kitaplarını, özellikle Kalıtım ve Evrim kitabını okuyan, taşıyan, alan öğrenciyi uyaracaksınız; devam ederse dersten geçirmeyeceksiniz. Bugün de dâhil, benim yazmış olduğum, Türk tarihinde telif kitap olarak bu güne kadar yazılmış en ayrıntılı evrim kitabı olarak bilinen “Kalıtım ve Evrim” kitabımı hiçbir devlet okulu okutamaz ve öğrencilerine öneremez. Bırakın orta eğitimi, birçok üniversite bu kitapları kütüphanesine koymaktan bile korkmaktadır. Ankara’nın göbeğindeki en büyük üniversiteler bile cemaatçi olmadıkları halde bu kitabı okutmayı bir kenara bırakın, adını bile derse başlarken tahtaya yazıp, öğrenciye bir seçenek olarak sunmaktan kaçınmışlardır. Bu derslerde yaptıkları şey, bazı hadis ve ayetleri evrimin bir kanıtı gibi gösterme olmuştur.

     Türkiye’de evrim karşıtı muhabbetlerle önemli olanaklar elde etmiş bir vatandaşımıza tutucu belediyeler en önemli binalarını konuşmalar için açmış, araçlarını bu toplantılara vatandaş katılsın diye emirlerine tahsis etmiştir. Gerçi bu evrim karşıtı vatandaşımızın karşısında Ankara’nın Bağlarını oynayarak halkı heyecanlandıran kızların da bu evrim karşısı eylemlere ve evrim karşıtlığına ilginin artmasında önemli katkıları olmuştur. Nedense, devlet bildiğimiz kadarıyla ciddi ticari bir işletmesi olmayan bu vatandaşımızın (ya da arkasındakilerin) nasıl olup da galiba 58 dilden 180 ülkeye on binlerce bedelsiz kitap dağıttığını soruşturma gereğini duymamıştır. Herhalde onu da aldatıldık diye örterler…

     Ancak bu cemaat okulları özde tam bir evrimci düşmanı olmalarına ve evrimi kesinlikle kabul etmemelerine karşın okul kütüphanelerinde bir tane değil sayıca aynı kitaptan onlarca olacak biçimde “Yaşamın Temel Kuralları serisini ve Evrim ve Kalıtım” kitabını bulundurmaktadırlar. Hatta bir Orta Asya ülkesinin cemaat okulunda bu kitapların her birinden 50 adet bulunduğunu söylediler. Niye bu kadar çok deyince de: Kitaplarınız 800-1000’er sayfalık; öğrencilerimiz birisi okusun da sıra başka birine gelsin diye bekleyemez, bu nedenle çok sayıda aldık. Uluslararası olimpiyatlarda ve girdiğimiz diğer sınavlarda hatta yabancı ülkedeki sözlü görüşmelerde kitaplarınızın çok büyük yararını gördük. İşte bu cemaatin bu denli başarılı bir şekilde yurtiçi ve yurtdışında kök salmasının nedeni: “Bilim Çin’de de olsa al; başarmak için maddi ve manevi özveride bulun” olmuştur. Bu nedenle bu kavganın kolay kolay bitmesi çok zor görünüyor. Yetişmiş (sadece bilgi ile doldurulmuşu kast ediyorum) ve beyni formatlanmış bir insan kadar tehlikeli bir şey düşünemiyorum. Bu rezaleti daha açık bir tanımla örgütlenmiş bu tehdidi, okuduğunun ancak yarısını anlayabilen insanlarla temizlemek kolay olmayacaktır. Bu nedenle devletimizin işi zor görünüyor. El birliği ile bu belayı “dogmatik insan yetiştirme takıntısını bir yana bırakarak” yıllar içinde “nitelikli insan yetiştirerek” eritmek zorundayız. Bunun için Türkiye hükümetleri acilen safsataya dayanan değil, sanat ve temel bilimleri esas alan; dünya ile yarışmaya girebilecek; en önemlisi dogmadan uzaklaşmış; yargılayabilen, merak eden, yaratıcı nesiller yetiştirmek zorundadır.

     Tüm uyarılara (uyarılarımıza) karşın dünya görüşü bakımından aynı kulvarda uzun süre birlikte koşan hükümetler bu cemaatlerin önemli yerlere kendi adamlarını getirmelerini görmezlikten geldi. Yöneticilerimiz ha sen ha ben dedi; ikimiz bir fidanın dalıyız türküsüyle zaman tüketti. Böylece yargı, yönetim, emniyet ve son kalkışmadan sonra öğrendiğimiz kadarıyla ordu neredeyse ele geçirilmiş. Bunun böyle olduğunu ya da olacağını sağır sultan bile biliyordu.

     Cemaatin yönetime sızmış öğrencileri, son derece kurnazca, aklını dinle bozmuş yöneticiler ve siyasileri de kullanarak devletin olanaklarını çıkarları için kullandılar. Böylece etkili bir ticari örgütlenmeye ve büyük bir kapital birikimine sahip oldular. Hatta edindikleri makamlar nedeniyle daha sonra atanacak önemli yandaş kişileri kadroya alma olanağına da kavuştular. Türkiye’nin altı göz göre göre oyuluyordu. Laik kesim bunu görüyordu; ancak sesleri her yerde yükselen tekbir sesleri arasında kaybolup gidiyordu.

     Sonuçta cebinde parası, beyninde bilgisi, elinde yetkisi olan dogma ile formatlanmış, her şeyi alacağı emre göre yapabilecek bir zümre Türkiye Cumhuriyeti’nin kılcal damarlarına kadar nüfuz etti. Daha hafifi geçmişte İran’da yaşanmıştı; İran karanlıklara gömüldü. Çünkü onlarda Atatürkçü görüşe benzer aydınlığın egemen olduğu bir dönem hiç yaşanmamıştı ve bu nedenle irticai hareket orada başarıya ulaşmıştı. Türkiye’deki yönetim cemaat çatışması dini görüşlerdeki farklılıklardan ya da irticai hareket tehlikesinden dolayı ortaya çıkmadı; çıkar çatışmasından çıktı. İyi ki biraz erken çıktı; biraz zaman geçmiş olsaydı, İran gibi olmaya bile razı olabilirdik.

     Dinin siyasete, ticarete, yönetime, eğitime bulaştırıldığı her yerde ve her devirde bu tehlike her zaman olacaktır. Ortaçağdan kurtulmak için yaşananlar bize neden örnek olmuyor? Kişi ne kadar eğitilirse eğitilsin din gözlüğü taktırıldığında, düşünmeden, araştırmadan, anlamadan, dinlemeden, yönlendirilebilen, her türlü eyleme sürüklenebilen bir robota dönüştürülür. Doğru bildiklerinin hemen hemen hepsi yanlıştır ve çarpık bilgiler birileri tarafından küçük yaşlarda kulaklarına üflenmiştir. Dogma ile doldurulmuş bir insanı tekrar düşünür insan haline getirmeniz için yeniden cenin haline getirmeniz gerekir. Küçük yaşta dogma ile eğitilen insanların daha sonra doğru eğitimle düzeltilebileceği sanısı çok büyük ölçüde yanlıştır. Bunlar dogmalarından kuşkulanmaktan korkarlar; bu nedenle sorgulama kültürleri gelişmemiştir. Kendine verilenleri ve yaşadıklarını açıkça analiz edemezler; doğrusunu ve yanlışını yargılayamazlar. Küçük yaşta dogma ile doldurulan insanın kaseti doldurulmuş; hazır bilgi ve yaşam tarzı ona monte edilmiştir. Her türlü melaneti yapabilen hatta canlı bomba bile olmayı göze alan insansı varlıklara dönüştürülebilirler. Orta Doğunun geldiği yerdeki görünümü budur.

     Bir insanı gerici ve terörist yapmanız için çok büyük yatırıma, çabaya gerek yoktur. Onu kısa zamanda başarabilirsiniz. Ancak bir insanı aydın, bilinçli, yaratıcı, yorumlayıcı, uyumlu, mantıklı, yeniliklere açık bir insan yapmanız için onlarca yıl onu doğru eğitmeniz gerekiyor. Kolay yol çoğunluk doğru yol değildir. Bu güne kadar ülkemiz cahil bir gerici takımıyla karşı karşıydı; ancak bu gün eğitilmiş, becerikli, dünyadan haberi olan, bilgili; ancak din kisvesi altında bilinçsiz, en kötüsü de niteliğine bakmaksızın birilerinden emir almaya ve hemen yerine getirmeye formatlanmış bir robot eylem grubuyla kaşı karşıyadır. Bu terörist gurup yeni kuşak terörist yapılanmadır. Bilgili, organize, dünya ölçeğinde yaygın ve önemli yerlere sızmış bir yapılanmadır. Düşünebiliyor musunuz, Türkiye’nin gözbebeği TÜBİTAK’ta üretildiği söylenen Bylock denen bir iletişim yazılımı ile Türkiye’de FETO örgütünün 220.000 üyesi hiçbir kuruluşun izleyemeyeceği ya da farkına varamayacağı bir şekilde; konuşma yapıldıktan sonra konuşmayı otomatik olarak sistemden kaldıran son derece gizli bir telefon ağı ile haberleşiyorlarmış. Devletlerin bile zor ulaşacağı bir teknolojiyi kullanıyorlarmış. Benzer şekilde IŞID denen baş belasının da teknik bilgisinin yüksek olduğu söyleniyor. Bu nedenle tehlike çoğumuzun tahmininden daha büyük olabilir. Çözümü de o denli zor olur.

 

Kısa Vadede “Acilen” Ne Yapmalıyız?

     1.    Artık duygusal düşünmeyi bırakıp analitik düşünceye dönmemiz gerekiyor. Dünyanın dört bir tarafından tam tam sesleri geliyor. Dünyaya egemen olan devletlerin hiç biri İslam’a artık sıcak bakmıyor. Dışlandık, dışlanıyoruz. Dünyadaki en azılı, rezil, korkunç, insanlıktan çıkmış ilk 20 terör örgütünün hepsi de Müslümanım diye ortaya çıkmış durumda. Herkes kendinin en iyi Müslüman olduğunu ileri sürüyor. Batı bunun analizini herhalde yapıyor. Coğrafyası, dili, tarihi, iklimi, tarihsel geçmişi, hatta ırkı farklı olan 58 ülkesinin hepsinde, hırsızlık, dolandırıcılık, ahlaksızlık, yalan, dolan, devleti kemirme, yetkiyi kötüye kullanma, yandaşlık, yasalara saygısızlık, insan haklarını ihlal, kadını aşağılama ve benzer onlarca sosyal rezalet ortak özellik olarak görünüyor. Ne yazık ki dünya tarihi bunu yalanlayacak olaylara tanık olmadı. Bunu açıklayamayan din simsarlarımız, dinimiz yanlış uygulanıyor, kimse anlamıyor, aslında biz en temiz ve dürüst insanlarız derse de artık kimse bu yalama edilmiş sözlere aldanmıyor. Dünya İslam’ı belirli bir yere koydu ve bunun gereğini de yapacaklar gibi görünüyor.

     Aslında bu parçalanma, bölünme ve didişme semavi dinlerin hepsinin yapısında var. Hatta dinler tarihinde anlatıldığı gibi, Hz. Musa Kızıldeniz’i geçerken arkasındaki 10 kabilenin hepsi “boğuluruz da; öbür kabilelerin geçtiği yerden yürümeyiz” deyince Musa asasını vurarak Kızıldeniz’de on farklı yol açmak zorunda kalmıştır. Sina Çölüne ulaşan kabileler susuzluktan helak olurken yine Musa asasını kayaya vurarak bir kaynak oluşturmuştur. Gel gelelim ki kabileler “biz susuzluktan ölürüz de diğer kabilelerle aynı kaynaktan su içmeyiz” deyince Musa asasını 10 farklı yere vurarak on farklı kaynak yaratmıştır. Bu nedenle koyu din eğitiminden geçmiş insanların uyumlu bir şekilde her şeyi hakça bölüşerek yaşayacakları yalanına kimse inanmasın. Ancak küçük çıkarları için –özellikle devleti soymak için- geçici olarak bir araya gelebilirler. Günümüzde örneklerini gördüğümüz gibi…

     Zamanımız kalmadı. Dinde yeni bir yaklaşımı masaya acilen koymalıyız. İslam dinini çağdaş gereklere göre yeniden yapılandırmalıyız. Eğitimde ve sosyal yaşamda din eğitimini esas unsur olmaktan çıkarmalıyız. Dini bir çeşit özelleştirmeliyiz; devletin sadece denetim görevini yapmasını sağlamalıyız. Dini eğitim ve hizmet almak isteyen herkes belirli bir yaştan sonra, kendi iradesi ile karar verecek yaşa geldikten sonra, bedelini ödeyerek istediği kadar bu hizmeti alabilmelidir. Bu hizmeti almak istemeyenler bu harcamalardan muaf tutulmalıdır.

     Zaman ve kaynak israf eden bir din yapısıyla bir yere gidemeyeceğimizi artık anlayalım. Tekrar edersek: İsteyen bedeli ile din eğitimi ve hizmeti alabilmeli. Din hususunda devlet taraf olmamalı, laik olmalıdır.

     2. Başka devletlerin dümen suyundan gitmeyi artık bırakmalıyız. Biz büyü devletiz kendi rotamızı çizecek durumdayız. Son zamanlarda hangi ülkede bölünme, kargaşalık varsa, ne yazı ki ülkemiz orada. Ne arıyoruz Kore’nin, Afganistan’ın, Yemen’in, Sudan’ın, Libya’nın, Irak’ın ve sonunda Suriye’nin bölünmesinde ve kargaşalığa itilmesinde? Özellikle Irak ve Suriye’de Türkiye isteseydi, ağırlığın koysaydı, bu iç savaşları ve katliamları önleyemez miydi? Amerika’nın Çekiç Gücünü Irak’a müdahale için davet eden ve on sene boyunca ona yataklık eden ülke ne yazı ki Türkiye olmuştur. Ders almadık. Arap Baharı ve BOP başkanlığı maskaralığına da soyunduk. Sudi Arabistan ve Katar ile kol kola gezen bir ülkenin Suriye’ye demokrasi getireceğim diye ortaya düşmesine ve iyi niyetine aklı yerinde olan hiç kimse inanmaz. Batının dümen suyunda giderek bu coğrafyaya barış getiremezsiniz. Nereye getirmişler ki buraya getirsinler. Bu coğrafyada güvenilir ve inanılır olmak için iki şeyi terk etmeniz gerekir: Mezhepçilik ve ırkçılık. Bir yönetici kalkıp sürekli Sünnilere şöyle yapılıyor böyle yapılıyor dediğinde güvenirliğini ve tarafsızlığını yitirir. Sadece bir sıfat kullanabilirsiniz “bir insana böyle yapılmasına kayıtsız kalamayız” diyebilirsiniz.

     Bu nedenle Türkiye acilen Irak ve Suriye’nin yönetimleriyle barışmanın yolunu aramalı ve elimizden geldiği kadarıyla bu yönetimlerin en az belirli bir süre duruma hâkim olmasına katkı sağlamalıyız. Bu coğrafya belli ki buralarda güçlü yönetimlerle –en az kısa vadede- sükûnete kavuşabilir. Muhaliflere yardım etmeyle ancak yeni teröristler kazanırsınız. Benden söylemek.

     3. Tarihsel düşmanlıkları bir yana bırakarak birbirimize en çok yardımcı olabilecek Rusya, Ukrayna ve İran gibi potansiyeli yüksek ülkelerle en yakın işbirliği yapmanın yollarını aramalıyız. Gerekirse serbest ticaret ve dolaşıma engel tüm kısıtlamaları kaldırmalıyız. Hatta daha ileri giderek aynı ülkenin bireyleriymiş gibi özellikle ticarette ve serbest dolaşımda aynı yasalarla idare edilmenin yollarını aramalıyız. Bizim ürünlerimizi alacak en büyük pazarlar bu ülkelerdir.

     Ben, bu ülkelerin bugünkü koşullarda Türkiye’de bir kargaşalık ya da karışıklık yaşamasını istikrarsız bir ülke olmasını istediklerini sanmıyorum. Çünkü istikrarsız bir Türkiye olsa olsa, kendilerinin düşmanı olan kapitalist modern yağmacıların ve dünyaya egemen olan güçlerin konuşlanacağı yerler olacağını bilecek kadar akıldırlar. Komşusunda hır çıkaran, kurulu düzene gerçek bir neden olmadan başkaldıran muhalifleri besleyip de sınırına hatta bizzat ülkesinin içine binbir niyeti bozuk ülkenin silahlı kuvvetlerinin yığmasına zemin hazırlayacak kadar aptal değildirler. Bizim geleceğimiz, batının değerlerini sindirerek, kimliğimizi yitirmeden doğu ile yakın ilişkiye geçmek olmalıdır. Türkiye, NATO’nun vurucu gücü olmaktan çıkıp, mazlum milletlerin hamisi olmalıdır. Efelenerek ve dünyaya meydan okuyarak da, her gelene boyun eğerek de bir yere gidemeyeceğimizi artık anlamış olmalıyız.

     4. Eğitim sitemimizi dincilik ve ırkçılıktan arındırıp, gençlerimizi geleceğe yönelik bilgilerle donatmalıyız. Dogma belasından hızla uzaklaşmalıyız. Dogma bir türlü altından kalkamadığımız belalara zemin hazırlamaktadır. Dünyanın her yerinde ve her devirde yoğun dini yönlendirmeler dünyanın ve bizzat kendilerinin başına önemli belalar açtığı gerçeğini gözardı etmemeliyiz. Günümüzde onlarca örneğini sağımızda solumuzda yaşadığımız coğrafyada ibretle; ama ders almadan izliyoruz.

     Fazla zamanımız kalmadı, tekrar söylemek gerekiyorsa tüm dünyada mensup olduğumuz dine karşı tam tam sesleri geliyor. Kulağımızı tıkayamayız. Oralarda ne olup bittiğine iyi analiz etmeliyiz. Bir grup insan: Giyimi, kuşamı, beslenmesi, kadın erkek ilişkisi, günlük yaşamı, ibadeti, inancı, görünüşü, davranışı vs bakımından farklı insanları “ben bu insanlarla artık bir arada yaşamak istemiyorum diyor”. İlla yaşayacaksın diye dayatmadan önce kendi toplumumuzu ve oradaki uzantılarımızı iyi analiz etmeliyiz. İlk olarak şu iki soruya yanıt vermeyle akıllıca düşünmeye başlayabiliriz: 1. Dogmaya gömülmüş bu ülkelerin insanları, eşlerinin, kendilerinin ve çocuklarının Akdeniz’de ve Ege’de boğulmasını, gittikleri yerde hayvan muamelesi görmelerini göze alarak neden doğdukları yerden kaçmaya çalıştıklarını sorguluyor musunuz? 2. Ülkemizde kendisinin ve çocuklarının şu anda mevcut 58 İslam ülkesinde ömür boyu yaşaması için can attığı ve dua ettiği bir kişi tanıyor musunuz? Yanıtınız evet ise yazının bundan sonrasını okumanıza gerek yok; size verebileceğim bir şey kalmamış demektir. Yanıtınız evet ise, okumaya devam ediniz. Eldeki sayısal bazı bilgiler bize önemli ipuçları verebilir.

     Cumhuriyet tarihinin en yoğun din eğitimi verildiği, din eğitiminin olmaz ise olmaz yapıldığı 2002-2016 tarihleri arasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının dini eğitimin en çok işe yarayacağı ileri sürülen şu iki konuda verdiği rakamlar ürkütücüdür. Bu rakamlar neyin neye yaradığı konusunda önümüze ışık tutabilir (tabii anlayanlar için). 2004 yılında cinsi istismar davaları 2.000 civarında iken 2016 yılında bu rakam 16.000 civarına yükselmiş. Tam 8 kat artış demektir. Son 5 yılda çocuk yaşta evlenenlerin sayısı 250.000 civarında imiş; bu oran da katlarca artmış durumdu imiş (2016.11.19, Haber Türk TV). Aslında tutucu yapımızdan ve bu konular toplumun en utanç verici konuları olduğu için utanma pahasına saklananları da katarsak bu oranın katlarca artacağını söyleyebiliriz. Bu bize özgü bir şey de değil, din eğitiminin yoğun olduğu her yerde (özellikle bu coğrafyada) bu lanet sorun görülüyor. Dini eğitimin ve yönlendirmelerin yoğun olduğu Katolik kilisesinde cinsi istismar oranı bu coğrafyadakinden hiç de aşağı değilmiş. Aslında cinsi istismara verilen cezaları hafifleten yasal uygulamalar, bizde, ilk olarak Katolik Kilisesinin sapık mensuplarını kurtarmak için 1870’li yıllarda çıkarılan yasalardan esinlenerek çıkarılmıştır ve geçmişimizde 6 yaşındaki kızlarla evlenen büyüklerimizin davranışları örnek gösterilerek pekiştirilmiştir. Ne yazı ki özellikle son yıllarda siyasi yönetim “18 yaşını bitirmediği için ehliyet vermediği, sigara ya da alkol satama ve satın alama, seçme ve seçilme, belirli yerlere giriş ve çıkış için izin vermediği yani çocuk saydığı yani kendi iradesinin henüz oluşmadığını kabul ettiği bu kutsal varlıkların” ömür boyu sapıklarının altına yatmasında sakınca görmemektedir ve mağduriyetin giderilmesi adı altında dünya görüşü bakımından kendine yakın olan kurumlardaki iğrenç cinsel istismarlara verilecek cezanın hafifletilmesi için binbir desiseye başvurmaktadır. On sekiz yaşından aşağı olanlarda kendi iradesi ile karar verme yetkinliğinin gelişmediğini söyledikten sonra, tam bu yargıya ters olarak çocuğun “kendi iradesi ile bu işi yapması halinde” sapığı ile evlendirilmesine ve bu işe alet olanlara da af getirilmesi olsa olsa bir akıl zafiyeti olmalı.

     Kendini din âlimi ve hocası olarak takdim eden bazı zevat da bu iğrenç olayları, vücudunu teşhir edenlere verilmiş bir ceza olarak ileri sürerek sapıkları bir çeşit aklamaya çalışmaktadır. Tüm bunlar ahlaklı ve aydın kesimde derin yaralar açmasının yanında, topluma olan saygı ve güvenin yitirilmesine neden olmuştur. Bunun için öncelikle ve ivedilikle devlet bu mağdur çocuklara şefkatli kanatlarını hemen açmalı ve öncelikle bu sapıkların elinde avcunda (ailesinden kalan mallar da dâhil) ne varsa el koyarak mağdura aktarmalı ve sapıkların yaşam boy elde edecekleri her türlü maddi varlık ve gelir bu mağdurlara aktarılmalıdır. Aile baskısı yaşanacak durumlarda ya da bu durum enses ile (aile içi tecavüzlerde) yaşanmış ise çocuk devletin bizzat denetimine alınmalıdır. Bu konularda halkın belleğinden af kavramı silinmelidir. Birkaç yılda bir çıkan af yasası ile olsa olsa siz bu mekanizmayı yalama etmiş olursunuz.

     2016.11.18 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde bu konuda yapılan tartışmalar da ibret vericidir. Hiç kimse bu sapıklıkların nereden nasıl bir eğitimden kaynaklandığı, kısa bir zamanda neden bu kadar arttığı ile ilgilenmeden, verilecek cezalar, hafifletici nedenler ve mağdurun mağduriyetini giderme üzerinde kafa yormaktadır. Bu mağduriyeti hiç kimse gideremez; sapığı ile evlendirerek bu tahribatın giderilmesi de söz konusu değildir. Nitekim verilen bilgilere göre tecavüzcüsü ile evlendirilen çocuk kızlar sonunda ya kocasını öldürüyormuş ya da kendi isteği ile ya da ailesinin baskısı ile intihar ediyormuş. Yaşadıkları ve özellikle yaşayacakları cehennem azabını kimse gündeme getirmiyor; çünkü bu coğrafyada cumhuriyete kadar kadının adı olmamıştı.

     5. Bu ülkede kişilerin lafın gelişi ırkına, bölgesine, dini bakışına, siyasi tercihine bakılmaksızın, mevcut yönetimine olan bağlılığına bakılmaksızın yetenekli ve konusunda eğitilmiş kişilerin olması gereken yerlere getirilmesi için tarafsız davranmalıyız. Devlet idaresinin en iyi yetişmiş, bilgili, eğitimli, deneyimli ve en önemlisi ahlaklı insanlarla yürütülebileceği gerçeğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Benim dünya görüşümde olmayan insanları dışlamanın bu ülkenin milli servetini heba etme anlamına geleceğini bilmemiz gerekir. Sadece yandaşlarla yol almaya çalışan yönetimler er ya da geç yolun yanına devrileceklerini öğrenmeleri gerekir.

     Bütün bu anlatımlardan sonra hayır, Demirsoy yanılıyorsun diye düşünüyor ve tepki gösteriyorsanız, size verebileceğim tek yanıt şu olacaktır: Bu topraklarda 3 imparatorluk, yaklaşık 20 devlet kuruldu, hepsi de bugünküne benzer mantıkla –insanı insan olmaktan çıkaran dincilik, mezhepçilik, ırkçılık ve yandaşlıkla- yok oldu.

     Biz mantık açısından yaklaşık 100 yıl önce bir şans yakalamıştık. Geliştiremedik, dogmanın esiri yaptık; gelişme ile kalkınma arasındaki derin farkı anlayamadık. Bina, yol, köprü, fabrika yapma gereklidir ve kalkınmanın vazgeçilmez koşuludur (Katar, Suudi Arabistan’da olduğu gibi); ancak gelişme için evrensel değerlerin (örneğin sanatın, özgürlüğün, hukuk üstünlüğünün, insan ve özellikle kadın haklarının) de geliştirilmesi gerekir. Ben sadece kalkınan değil gelişen bir Türkiye’yi görmek istiyorum.

     Sonuç: Dünyanın kaynakları tükeniyor; nüfus ve tüketim artıyor. İnsanoğlunun kendisiyle ve bu küreyi paylaşanlarla hesaplaşması çok uzak bir olasılık görülmüyor. Bu kayıktan birilerinin atılma zorunluluğu gündeme gelebilir. Ben bilim adamıyım, bela gelmeden uyarma ve önlemlerini alma için seçenek sunma benim görevim. Ortaya çıkacak yeni durumlardan bundan böyle kandırıldık ve bilmiyorduk diyerek sıyrılmak da mümkün olmayacaktır. Biline…

     Türkiye’nin bu bataklığı düşmemesi için hala bir şansımız var. Onu kullanalım derim…



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

  • ÇAY ÜRETCİSİ KENDİ ÇAYLAĞINDA İŞÇİ HALİNE GELDİ
    14/05/2017
    TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNDE      AFYONU YASAKLATTILAR >>

Devam >>