YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







AK-ŞAKA

OKUR-YAZAR ÇOK AMA OKUYAN YOK!..
Yazar: ERDAL AKALIN | Tarih: 09/11/2014 | Saat: 10:35

Bu yazının ana temasını nereden nereye geldik sorusuna, kendimizce bir yanıt bulabilmek üzere kafamızda oluşan ve kendimizce verebildiğimiz küçük irdelemeler oluşturacaktır.  Arzumuz, bu soruya siz okurlarımızın kendince yanıtlar aramasını teşvik etmektir.

Cumhuriyetin ilan yıllarını dikkate alırsak, okur-yazar olan insan sayısının ancak % 5 ile 10 civarında olduğunu yakın tarihimizden öğreniyoruz.  Yeni abece ile insanlarımızın okur-yazar olmak için toplumsal bir heyecan duyduklarını ve kısa süre içerisinde bu küçük oranı aşmaya başladıklarını da biliyoruz.  Hele Köy Enstitüleri ve Halkevleri aşamalarının ne denli önemli olduğunu da artık nostalji haline dönüşmüş buruk anılardan anımsıyoruz.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, yenidünya düzeni kurgulanırken o dönemin siyasilerimizin hayali ‘Küçük Amerika’ olabilmek özlemi ile yüzleşmemize fırsat tanımıştı.  Kore Savaşı katkımız sonrası NATO’ya dâhil olmamız ile de sanki bir batılı ülke olacakmışçasına kötü bir Anglosakson taklitçiliği ile yıllar ilerledi. Evet okur-yazar olmaya başlamıştık ama genel zihniyet olarak şark insanı olmaktan halen sıyrılamamıştık. Ümmet kavramından ve kul olmaktan henüz birey olmamıza çok zaman vardı.

27 Mayıs sonrası, yeni anayasa ile kişisel özgürlükler artınca ve demokrasinin gereği olan özerk kurumlar ortaya çıkınca, insanlarımız sadece okur-yazar olmanın yeterli olmadığı ve sosyal bilinçli aydın bireyler olmanın erdemini de keşfettiler.  Demokratik eğilimlerin yanında adına emek denen kutsal alın terinin de değeri anlaşır olmuştu.  Ülkenin ekonomik değerlerinin olabildiğince adaletli paylaşımını ileri süren ve okur-yazar kalabalığını sosyal adalet kavramı ile tanıştıran insanlarımız çoğalır olmuştu.  Ki, o dönemde bile aydın ve aydınlanmış bireyler olmalarının acısını çekmeleri gerekmişti.  Nitekim 12 Mart muhtırası ile bunun faturasını hak etmedikleri kadar yoğun şekilde ödediler.

O tarihler de bize fikir veren batının akl-ı evvel toplum mühendisleri hemen devreye girdiler. Özgür bireyler olmak heyecanı duyan toplumun gazını almak için futbol topunu örnek gösterdiler.  Böylece her il ve ilçe de, yetmedi hemen her belde de kurdurulan futbol kulüpleri aracılığı ile toplumsal enerji futbol sahalarının koşuşturan 22 kişisine yönlendirildi.  Bu furya sonucu yüzlerce futbol takımımız ve on binler ve hatta yüz binlerce futbolcumuz ve milyonlarca heyecanlı seyircimiz oldu ise de, milli takımımız halen yerlerde sürünüyor.  Neden, çünkü futbolun sadece güçlü bacaklarla değil, kafa ve akıl ile ve kurulmuş sağlam bir alt yapı sistemi ile oynandığını halen öğrenemediğiz için.  Ne spor yöneticilerimiz ve ne de sporcularımız şu vasiyeti bir türlü kafalarına ve vicdanlarına yerleştirmemişlerdi; “Ben, sporcunun atik, zeki ve ahlaklısını severim!”.

12 Mart’ın getirdiği bir başka acı yönlendirme de başta gençler olmak üzere tüm toplumu kamplaştırmak ve sonra da karşı karşıya getirmek yanlışlığı olmuştu.  Okur-yazar kalabalığımız, kendisine öğretilen siyasi sloganlarla bir tür çeteleşmeye sürüklenmiş ve binlerce insanımız bu uğurda harcanmıştı.  Siyasi yorum basitti; “İti ite kırdırmak!”.

Ülke insanı bu sıkıntı ile yeni bir on yıla girerken, kendisine ezberletilen sloganların yanlış olduğunu henüz çözümlemek aşamasında iken olanlar oldu ve A.B.D. Başkanı’nın kulağına müjde fısıldandı; “Bizim çocuklar başardılar!”. 

Anladınız, 12 Eylül ile yeni bir sayfa açılıyordu ülkemizde.  Düşünen, sorgulayan, sosyal adaleti düşleyen insanlar fazla gelmişti bizlere.  Budanmaları gerekiyordu.  On binler arsızca budandılar.  Artık düşünenler değil, politika konuşabilmek becerisi olmayanlar üst makamlara gelmeli ve böylece yeniden birey olmaktan kul olmaya döndürülmeli idi Türk İnsanı.

Becerdiler de!   Türk İnsanı ve özellikle genç dimağlar adım adım baskılandılar ve sonunda da düşünmeyen, sorgulamayan ve daha acısı okur-yazarlığını sadece magazin sayfaları için kullanan yeni bir kuşak yaratıldı.  Zaten yasalar böylece düzenlenmişti. 

Futbol topunun yetmediği anlaşılınca, halkı uyutabilmek için yeni bir yöntem arandı, bulundu da.  TV denen ilginç kutu, insanları başına topluyor ve her türlü derde derman olabiliyordu.  Amerikan dizilerinin ‘sabun köpüğü’ adı ile tanımlanan, sadece sıradan eğlenceye hizmet veren dizileri, artık sayısını da bilemediğimiz bizim görsel medya dünyamıza sunulur oldu.  Devlet eli ile desteklenen, vurdulu kırdılı, tabancalı silahlı, bol sarışınlı ve babayiğit delikanlıların as oyuncu olduğu diziler günlük yaşamın en etkin aracı olmuştu.  Belgeseller ve kültürel programlar da direnemediler okur-yazar kalabalığının ilgisizliğine.

Ve sonunda olanlar oldu.  Aynen çok yıllar önce merhum Sakallı Celal’in tespitine yakışır şekilde; “Türk İnsanı, doğuya giden gemiye bindirilmişti ve sayılı aydınlar da bu geminin güvertesinde batıya doğru yürümeye çalışıyorlardı!”.

Bugüne bakarsak; ülkemizdeki okur-yazar oranının % 5-10 mertebelerinden % 90'lara ulaştığını biliyoruz. Ancak, ilginçtir k; bu kişiler çoklukla magazin sayfalarını okumaya ve tweet yazmaya odaklanmış durumdadırlar.

Örneğin; büyük bir il konumunda olan Mersinde bile günlük gazete satışlarına göz atınca komik rakamlara rastlamak insanın canını acıtmıyor değil!  

Mersin genelinde tüm yerel gazetelerin günlük toplam satış miktarı nerede ise ancak iki bin civarında iken, ulusal gazetelerin günlük il bazında toplam tirajı da 20 veya 25 bin civarındadır  (tatil günleri satış rakamı nispeten artmaktadır).

Ülkemizde birçok yayınevinin okuyucu bulamadığı ve bastıkları kitapları satamadıkları için kitap yayınlamaktan geri adım attıklarını biliyorum.  Ankara’nın ünlü bir yayınevi ve kitapevi sahibi, artık kitapçı dükkânı olarak çalışıyoruz deyince, itiraf edeyim şaşırmıştım.

Gene Ankara’nın kitap basmakla ünlenmiş bir meslek erbabı ile konuştuğumda benzeri yanıtı almıştım.  Şöyle demişti yayıncı; “Artık edebi eser basımı ile ilgilenmiyorum.  Çünkü okur kitlesi kalmadı.  Şimdi sadece Silivri edebiyatı ve sosyal içerikli kitaplar raflara çıkabiliyor!”

Ünlü yazarımız merhume Leyla Erbil’in yazdığı romanların bile sadece iki veya üç bin satabildiğini bu vesile ile öğrenince, iyice şaşırmıştım.

Sayılamalarımız bunları doğruluyor.  Kişi başına kitaba ulaşma oranımız yılda iki ile beş kitap kadar.  Bu sayı, Fransa’da ve Rusya’da on kat fazla iken, Japonya’da 14 kat daha fazla.

Günlük gazeteleri okuma sıklığımızda farklı değildir.  Bir zamanlar bir milyonu bulan tiraja sahip ‘amiral gemisi’ tanımı ile ünlenmiş Hürriyet Gazetesi bile halen 500 binin altında basabiliyor.  Sözcü Gazetesi artan ivmesi ve özgür kalem sahibi köşe yazarları ile galiba listenin en başına çıkmaya devam ediyor.  Ki, onun tirajı da yarım milyonu bulamadı, 78 milyonluk ülkemizde.

Fikir üreten gazete saydığımız Cumhuriyet ise 60 -70 bin civarında dolanıyor.  Ayakta kalabilmek savaşı veriyor dersem yeridir.

Okur-yazarları yıldıran bir gerçek de görsel medyanın akıl almaz tırmanışı olmuştur.  Özellikle sıradan konuları işleyen onlarca dizi hemen her kanalın prime-time denilen en çok izlenen saatlerini doldurmaktadır.  Bir kısmı seyirci çekemediği için program dışı kalsalar bile yerli dizilerimiz bir ihracat kapısı olmuştur.  A.B.D.’den sonra dizi ihracını beceren ikinci ülke konumuna terfi etmişiz.  Dış ülkelere satılan dizilerin getirisi şimdilik yılda 200 milyon dolar imiş.  Ki, yapımcılar yakın bir tarihte iki milyar dolara varmayı hedeflemişler.

Meraklılarına sormuştum yıllar önce; kentimizin İl Kütüphanesi salonları doluyor mu diye.  Sorduğum kişi, arada gelip gidenler dışında düzenli olarak en fazla kitap karıştıran ve araştırmaları için dokümanları kullanmaya çaba sarf eden tek kişinin, Mersin’in medar-ı iftiharı olan araştırmacı büyüğümüz ve benim çelebi kişiliğini örnek almaya çalıştığım merhum Gündüz Artan olduğunu söylemişti.  İkinci kitap okuma meraklısının ise İçel Sanat Kulübü Lokali’ni yönetime vekâleten işletmeye çabalayan Sevgili Yaşar dostumuz olduğunu da böylece öğrenmiştim.

Bu aktardıklarıma karşın şimdi bir nostaljik bilgi vermek istiyorum, 1935 yılının Halkevi etkinliklerini anımsayarak; 782 gösteriyi izleyen 294 bin kişi, 776 konseri izleyen 137 bin dinleyici, 636 film gösterimini takip eden 296 bin meraklı, 1503 konferans ve 322 bin katılımcı, 23 sergi, 495 köy gezisi, 1370 eğlence gecesi ve 400 bin katılımcı, 211 çay ikramlı söyleşi etkinliği ve 107 bin katılımcı.

Halkevleri kitaplıkları 107 bin kitap barındırmış raflarında.  40 bin sözlük çalışma programı yapmış bir yılda.  Bunlara yerel sanatçıların kurguladığı ve sahnelediği tiyatro ve seyirlik oyunlarını da ekleyebilirsiniz.

Demek ki, okur-yazarları aydın insan kimliğine yöneltmek biraz da devlet eli ile özellikle de Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı katkısı ile oluyormuş.  Şimdilerde olduğu gibi ünlü bir heykeltıraşın eserine ‘ucube’ denmiyor veya ‘ben bu heykele tükürürüm’ denmiyormuş.  Herhalde Macbeth’i vizyondan çıkarmak ve Fazıl Say’ı yok saymak da söz konusu olmayacaktı o günlerin bakış açısı ile. 

Kitap okumak konusunu erteleten bir önemli etkenin ise bilgisayar ve internet dünyası olduğunu da biliyoruz.  İnternet ağı, kullanıcılarına bilgi sunmak ve eğlence yaratmak konusunda da sanırım en birinciye gelmiştir.  Bunu anlatan en çarpıcı sayı, ülkemizin internet kullanıcıların 30 milyonu aşmasıdır demek yeterli olur.

Kısacası; okur-yazar çok ama okumuyoruz, okumuyorsunuz ve okumuyorlar!  Ve merak ediyorum; acaba okumaktan korkuyor muyuz veya bizleri korkutanlar mı var?!.

Okur-yazar kalabalığı kendisine yakışanı seçti demek gerekiyor.  Ümmet olmaya razı gelerek, bir torba kömür ve birkaç paket makarna alarak tercihini yaptı.  Hatta bir kısmı “Ananı al git!” uyarısını bile değerlendirmeden, “Götün kılı olmayı” da sevinçle içine sindirmişti bile!

Şimdi de bu okur-yazar kalabalığı iş kazalarını yaşamın fıtratı olarak kabullenerek kendi çizdiği kaderine boyun eğmekte ise, sana ne be AK-ŞAKA!

Kıssadan hisse: “Sosyal budalalığa son şeklini veren eğitimdir!” (Pitigrilli).



Yazar Notu: Bu yazı başka bir yerde yayınlanmaktadır.(Mersin İmece)

[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

  • ÇAY ÜRETCİSİ KENDİ ÇAYLAĞINDA İŞÇİ HALİNE GELDİ
    14/05/2017
    TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNDE      AFYONU YASAKLATTILAR >>

Devam >>