YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







MYZEMAR

TÜRK DEMOKRASİSİNİN AÇMAZI
Yazar: MEHMET YILDIRIM | Tarih: 11/02/2014 | Saat: 07:47

TÜRKİYE’NİN DEMOKRASİ AÇMAZI

Türkiye,  Osmanlı imparatorluğunun dağılmasından sonra, onun külleri arasından doğan genç bir Cumhuriyettir. Kuruluş yıllarında örnek alabileceği çok sayıda demokratik ülke bulunmuyordu. O tarihlerde en yakından bilinen demokrasiler Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerdi ve bu ülkelerde Parlamenter Sistem ile yönetiliyordu. Türkiye’de bu ülkeleri kendisine örnek alarak Parlamenter sistemi tercih etti. Ancak yaşadığımız deneyimler bu sistemin Türkiye için uygun bir sistem olmadığını göstermektedir.

Türk demokrasisinin başlangıcında kurtuluş savaşının efsane komutanı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde tek partili bir sistem kuruldu. Seçimle oluşturulan bir parlamento ve bu parlamento içinden çıkan bir yönetim iş başına geldi. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere çok sayıda silah arkadaşı seçimle parlamentoya girdiler ve çeşitli görevler üstlendiler.

Atatürk önderliğinde kurulan tek partili yönetim bazı çevreler tarafından diktatörlük olarak tanımlanmaya çalışılsa da bunun doğru olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü diktatörlük olarak tanımlanan yönetim tarzında yönetimin başında bulunan kişi hiç kimseye danışmadan karar alıp uygular. Halbuki, Atatürk bütün eylemlerini meclisten çıkan kararlarla yürütüyordu. Genç bir Cumhuriyet olmasına rağmen halkın temsilcilerinden oluşan parlamento çok ciddi şekilde çalışıyor, ülkenin bütün sorunlarını tartışarak meclis gündeminde çözümlüyordu. Elbette ki kurtuluş savaşının mimarı ve baş kahramanı, kişisel olarak da oldukça karizmatik bir lider olan Atatürk’ün mecliste çok ciddi bir ağırlığı vardı ve karar alma mekanizmasında her zaman ağırlığını hissettiriyordu, ama buna bakarak sistemin diktatörlük olduğunu söylemek öncelikle Atatürk’e yapılan bir haksızlık olur.

Genç Cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında uygulanmakta olduğu tek partili sistemin sağlıklı bir demokratik sistem olduğunu söylemek elbette ki mümkün değildi. Sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazlarını sıraladığımızda Türkiye’de uygulanmakta olan Parlamenter Sistemin çok sayıda eksiğinin olduğunu görebiliyoruz. Öncelikle, toplum örgütlü değildi ve mevcut sistem de örgütlenmenin yolunu açamıyordu. Halk kendisini temsil edecek milletvekillerinin belirlenme süreçlerine katılamıyor, parti yönetiminin gösterdiği adaylar arasından seçim yapmak zorunda kalıyordu. Temsilde adalet prensibi kesinlikle işlemiyordu. Yasama ve yürütme erkleri tek bir meclisin çatısı altındaydı. Erklerin tek çatı altında olması insanın iki ayağının bir pabuca sokulmasına benzer. Nasıl ki iki ayağı bir pabuca sokulan insan yürüyemez, ancak zıplayarak hareket edebilirse demokrasi de aynen böyledir. Zıplayarak hareket edebilir, zıplamaya gücü kalmadığında ise hareket edemez ya da düşer. Nitekim Türkiye demokrasisi hiçbir zaman sağlıklı bir ilerleme gösteremedi.

Genç Cumhuriyetin karizmatik liderleri sistemin sağlıklı bir demokrasi olmadığının bilincindeydi elbette. Şartlar olgunlaştıkça sistemi geliştirmek arzusu ve çabası içindeydiler. Nitekim Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanlığı görevini üstlenen sayın İsmet İnönü sistemi daha demokratik yapmak amacıyla çok partili sisteme geçme kararı aldı. Ancak tam bu sırada patlak veren ikinci dünya savaşı nedeniyle kararını hemen uygulamaya koyamadı. Ancak, savaş sona erer ermez çok partili sistemi yaşama geçirdi. 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimde iktidarını koruyan İnönü ikinci seçimin gerçekleştiği 1950 yılında iktidarını muhalefet partisine devrederek demokratik sisteminin yeni bir aşamaya geçmesini sağladı. 

Çok partili sistem de aslında Türk demokrasisini sağlığa kavuşturamadı tabii. Sağlıklı bir demokrasinin olmazsa olmazlarının en başında gelen özgür toplum henüz ortada yoktu. Toplumun özgün koşulları nedeniyle henüz örgütlü olmadığı gibi uygulanan çok partili Parlamenter Sistem de örgütlenmenin yolunu açamıyordu.

Ülkemiz, Parlamenter Sistemi tercih ederken örnek aldığı Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkelerin demokratik alt yapıları bizden çok farklı idi. Sanayi devrimini başarıyla tamamlamış olan bu ülkelerde güçlü işçi sınıfı örgütleri ve yine çok güçlü sermaye örgütleri mevcuttu. Sanayi devriminin yarattığı artı refahın katkısıyla bu ülkelerde Parlamenter Sistem göreceli olarak daha sağlıklı işleyebiliyordu. Halbuki Türkiye de durum çok farklıydı.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ülkemizde ne sanayi vardı ne de işçi sınıfı. Sermaye sınıfı da yok denecek kadar cılızdı. Zaten nüfusun %70 den fazlası köyde yaşıyordu. Şehirde yaşayanların da örgütlenmesine görünür bir gereklilik bulunmuyordu. Bu durumda demokrasinin temel aktörleri olan siyasi partilerin tabanında doğal olarak örgütlü topluluklar bulunmuyordu. Sadece liderin etrafında kümelenmiş taraftar grupları vardı. Sadece taraftarlık temeline dayalı bu kitleleri bir arada tutacak güç parti liderinin performansından ibaretti.

Parti liderleri taraftarlarını birada tutabilmek ya da daha çok taraftar toplayabilmek için sürekli şov yapmak, rakip partilerin liderlerini alt edecek söylemler ve manevralar geliştirmek zorunda kalıyorlardı. Nitekin 68 yıllık çok partili demokrasi serüvenimizde; geriye doğru şöyle bir baktığımızda lider kavgalarından başka bir şey görmemiz mümkün değil.

1950 yılında iktidar olan Demokrat Partinin tepesinde bulunan Celal Bayar ve Adnan Menderes ile ana muhalefet partisi lideri İsmet İnönü arasında kıyasıya bir çekişme yaşandı. Çekişme o seviyeye geldi ki toplum nerede ise ikiye bölündü. Aynı mahalle ya da köyde yaşayan insanlar kahvehanelerini DP ve CHP kahvehaneleri diye ayırdı. Üniversiteler ve Üniversite gençliği birbirlerine girdi. Sonuçta, gidişattan endişeye kapılan ordu bir darbe ile yönetime el koydu. Askeri yönetim, başbakan Menderes, meclis başkanı Polatkan ve maliye bakanı Zorlu’yu idam ederek demokrasi tarihimize kapkara bir leke bıraktı. Ancak askeri yönetim kısa sürede yönetimi sivil idareye devrederek demokrasimizin daha uzun bir süre  otoriter yönetim altında kalmasına izin vermedi.

İki liderin bu denli çekişmelerine sebep neydi? Kurtuluş savaşının iki başarılı komutanı İnönü ve Bayar’ın bu denli ağır siyasi çekişme içine girmeleri için aralarında bu denli ne gibi görüş ayrılığı olabilirdi? Aslında iki liderin de akılda kalabilecek önemli bir görüş ayrılığı yoktu. Onları karşı karşıya getiren, sağlıksız demokrasimizin kendisi idi. Çünkü her iki liderin de başında bulunduğu siyasi partilerin örgütlü bir tabanı bulunmadığından mevcut taraftarları bir arada tutabilmek için liderler sürekli çekişme içinde olmak zorunda kalıyorlardı. Taraftarlar, liderlerin çekişmesini tıpkı horoz döğüşü izler gibi kenardan izliyor ve sürekli liderlerini daha çok atak olmaya teşvik ediyordu.

27 Mayıs askeri darbesinden sonra siyasi ortam bir süre sakinleşir gibi oldu. Çünkü darbeden sonra oluşan siyasi partiler bir bocalama dönemi yaşadı. Kimin iktidar kimin muhalefet olacağı tam olarak ortaya çıkmamıştı. Ta ki 1965 seçimlerinde Süleyman Demirel’in mutlak bir zaferle çoğunluğu sağlayıp iktidarı ele geçirmesine kadar. Demirel’in zaferi ile birlikte bu defa İnönü-Demirel çekişmesi gündemi belirlemeye başladı. Tabii 27 Mayıs anayasasının getirdiği milli bakıyeli seçim sistemi sayesinde parlamentoya girmeyi başaran İşçi Partisi de bu çekişmeye renk katıyordu. Tam da bu çekişmelerin sıcaklığının yaşandığı bir dönemde, yani 1968 yılında dünyada baş gösteren gençlik hareketleri gündeme geldi. Dünyayı kasıp kavuran bu gençlik eylemlerinin aslında özgürlük isteğinden başka bir içeriği yoktu. Dünyanın bütün ülkeleri gençlerin isteklerini zamanında algıladılar ve gençlerin isteklerini kısmen tolere ederek hareketin sönümlenmesini başardılar. Ancak ülkemizde böyle olmadı. Zaten sürekli çekişme halinde olan siyasi partiler gençlerin sahip olduğu enerjiyi kendilerine avantaj yaratmak için kullanmaya kalkınca hareket sönümlenmek bir yana daha da alevlendi. Büyük sokak gösterileri, üniversitelerde işgallere varan eylemler herkesi korkuttu. Zamanın liderlerinden sayın Alparslan Türkeş gençlik hareketini komünist başkaldırı olarak yorumlayıp karşı koymak için gençlik kampları kurarak savaşçı militanlar yetiştirmeye başladı. Zamanın genç lideri Bülent Ecevit gençlere arka çıkarak bu eylemlerle iktidarı zayıflatabileceğinin hesabına girdi. Zamanın iktidar partisi lideri sayın Süleyman Demirel ise “yollar yürümekle aşınmaz” diyerek adeta olayları küçümseme, hatta yok sayma yolunu seçti. Durumun vahametini gören ve mevcut hükümetin bu olayları yatıştırmakta başarısız kalacağını düşünen ordu bir kez daha müdahale yolunu seçti. Zamanın Cumhurbaşkanına bir muhtura vererek mevcut hükümetin istifa etmesini istedi.

12 Mart muhtırası olarak tarihe geçen askeri müdahale sonucunda hükümet istifa etti ve yerine askerlerin güdümünde sivil bir hükümet kuruldu. Parlamento ise çalışmasına devam etti. Olayların sorumluluğu üniversite gençliğine yıkılarak üç genç; Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan kurban seçilerek idam edildiler. Böylece Demokrasi tarihimize ikinci bir kara leke daha düştü.

Muhtura sonrasında mevcut siyasi partiler hiçbir şey olmamış gibi faaliyetlerini aynı şekilde sürdürmeye devam ettiler. Bu defa temel siyasi aktörlerden biri olan CHP nin başına genç ve karizmatik bir lider olan Ecevit geçmiş, yaşanan siyasi karmaşadan yararlanarak güç toplayan sayın Erbakan yepyeni bir figür olarak sahnede yerini almıştı. Demirel ve Alparslan Türkeş daha da bilenmiş olarak siyasi aksiyonlarına kaldıkları yerden devam ettiler. Diğer taraftan 12 Mart muhturasının kendilerine kestiği ağır ve haksız faturayı hazmedemeyen üniversite gençliği kullanılmaya hazır ateşli bir silah olarak ortada duruyordu. Nitekim siyasi aktörler kendilerine güç ve taraftar toplayabilmek için ateşlenmeye hazır bekleyen üniversite gençliğini kullanmakta gecikmediler. Kısa bir süre sonra gençlik sokakta birbirlerini öldürmeye başladı. Bu defa ateşli silahlar kullanılıyor, evler, okullar, kahvehaneler basılıyor, kitlesel ölümler gerçekleştiriliyordu. Ülke bu şekilde kan gölüne dönerken siyasi partilerin hiçbirisi parlamentoda yeterli çoğunluğa sahip olmadığından bitmeyen koalisyon pazarlıklarıyla hükümetler kurup hükümetler dağıtmakla meşguldular. Bu karışık ortamda ekonominin kontrolü de elden kaçmış; yokluklar, kuyruklar baş göstermişti. Bozulan ekonomik dengeler sonucu ülkenin döviz rezervi sıfırlanmış, zamanın liderlerinden Süleyman Demirel’in deyimiyle 70 sente muhtaç hale gelmişti. Temel ihtiyaç maddeleri dahi ithal edilemiyordu. Akaryakıt karneye bağlanmış, un, şeker, yağ gibi ihtiyaç maddelerinin temini için insanlar saatlerce kuyruklarda bekler olmuşlardı. Ortam bu şekilde karmakarışık olmuşken Cumhuriyetin başı konumunda olan Cumhurbaşkanın görev süresi 6 Nisan 1980 tarihinde doldu. Yerine seçilecek Cumhurbaşkanı konusunda uzlaşmaya varamayan siyasi partiler tam 6 ay boyunca bir Cumhurbaşkanı seçemediler. Parlamento nafile turlarla vakit geçirip 6 ay boyunca görev yapamadı. Ülke gerçekten bir uçurumun kenarına gelmişti. İşte bu noktada ordu 12 Eylul 1980 darbesini yaparak hükümeti devirdi ve tüm siyasi partileri kapattı.

12 Eylul darbesi ülkeye çok pahalıya mal oldu. Çok canlar yandı. Yasaklar, işkenceler toplumun çok önemli bir kesimini rahatsız etti. Birçok aydın, sanatçı çareyi yurt dışına kaçmakta buldu.En kötüsü de darbeyi yapan generallerin hazırlattığı anayasa ile getirilen %10 seçim barajı oldu. Darbeci generaller yaşanan kargaşanın temelinde siyasi istikrar eksikliğini görerek yeni dönemde siyasi istikrarı korumak adına bu barajı getirmişlerdi. Bu baraj nedeniyle kürt kökenli vatandaşlarımızın kurmuş oldukları partinin parlamentoda temsil olanağı ortadan kaldırılmıştı. Parlamentoda temsil imkanını kaybeden kürt kökenli kardeşlerimizin haklarını savunmak adına bir grup genç dağa çıkarak siyasi mücadelesini silahla yapmaya karar verdi. 1984 yılında başlayan ve halen devam eden bu silahlı mücadele, ülkemizde 40 000 den fazla cana ve 900 milyar dolar olarak hesaplanan ekonomik kayba neden oldu. Bütün bunlara bakarak 12 Eylul darbesini yapanları lanetlemek elbette mümkün. Ama bu, işin kolay olanı. Zor olan ise ülkeyi darbe ortamına sürükleyen sağlıksız demokrasimizin aksayan yönlerini araştırıp çözüm bulmak.

Bu kadar ağır bedel ödediğimiz 12 Eylul darbesinden sonra siyasi çekişme sona erdi mi bari? Ne gezer. Hastalığın tedavisi yapılmadı ki sona ersin. Darbeden üç yıl sonra yapılan seçimde sayın Turgut Özal mutlak ekseriyetle iktidara gelmeyi başardı. Özal, ekonomik yapıda büyük bir dönüşüm gerçekleştirerek ekonomik açıdan ciddi bir rahatlama sağladı. Ancak siyasi ortam değişmemişti. Hele 1985 yılında yapılan bir anayasa reformu ile yasaklı liderlerin tekrar siyaset sahnesine dönmeleriyle birlikte çekişme tekrar eski kıvamına kavuştu. Bu defaki çekişmenin baş aktörleri sayın Demirel ile onun bir zamanlar müsteşarlığını yapmış olan sayın Turgut Özal’dı. Bir dönem birlikte çalışmış bu iki insanın kanlı bıçaklı olmasının görünürde hiçbir sebebi yoktu. Aralarında bir ideolojik ayrılık olamazdı. Kişisel çıkar çatışması mümkün değildi. O halde neydi bu çatışmanın sebebi? Çok basit, siyasi taraftar toplama, güç gösterisi. Sonuçta Özal’ın ölümü ve sayın Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu kavga bir askeri müdahale olmadan sona erdi.

Özal-Demirel kavgası bitince siyaset sahnesi sakinleşti mi derseniz, ne yazik ki sakinleşmedi. İki liderin yerine geçen yeni liderler kavgayı kaldıkları yerden devam ettirdiler. Özal’ın veliahtı Mesut Yılmaz ile Demirel’in varisi Tansu Çiller arasında inanılmaz bir siyasi kavga başladı. Aynı siyasi kökenden gelen bu iki genç liderin böylesine sıcak bir mücadele içine girmesi akıl alır gibi değildi. Aslında bu iki liderin kavga etmesine hiçbir neden yoktu. Ama sağlıksız demokrasimiz onları kavga etmek zorunda bırakıyordu.

Çiller-Yılmaz kavgasının nasıl sona erdiğini merak edenler için söyleyeyim, halkın darbesiyle. 2002 yılında yapılan bir seçimde halk her iki liderin partisini barajın altında bırakarak siyaset sahnesinden sildi ve böylece bir kavga daha askeri darbe olmadan sona erebildi.

Halkın gerçekleştirdiği bu muhteşem darbe de ne yazık ki siyaset sahnemizi sakinleştirmedi. Bu defa, sahnede 2002 yılında tek başına iktidar olmayı başaran sayın Erdoğan ile ana muhalefet partisi lideri konumuna geçen sayın Baykal’ın çekişmeleri gündeme oturdu. Ancak bu defaki çekişmenin temelinde layiklik gibi daha ciddi konular vardı. Tartışma sürdükçe taraflar daha da kemikleşiyordu ama sokağa taşınmıyordu. Karizmatik lider Erdoğan bu tartışmalardan hep galip çıkıyor, taraftarını sürekli çoğaltıyordu. Bu arada beklenmedik bir olay sonrası ana muhalefet partisi liderini değiştirdi. Baykal’ın yerine sayın Kılıçdaroğlu geldi. Kılıçdaroğlu sakin güç olarak lanse edilmişti. Baykal’ın uzlaşmasız ve kavgacı tavırlarından bıkan toplum Kılıçdaroğlu ile daha sakim bir ortamın oluşacağını ümit etmişti ama olmadı. Kılıçdaroğlu kendisinden beklenenin aksine daha da kavgacı bir üslupla siyasi çekişmeyi sürdürmeyi tercih etti, ya da sağlıksız demokrasimiz onu böyle davranmaya itti.

Kılıçdaroğlu-Erdoğan çekişmesinin nasıl sonuçlanacağını bekleyip göreceğiz. Ama biliyoruz ki siyasi kavga bu liderler gittikten sonra da başka aktörlerle devam edecek ve bu güzel ülkemizin huzura kavuşması başka bir bahara kalacaktır. Çünkü Parlamenter Sistem bizim gibi örgütlenmemiş toplumlar için uygun bir sistem değildir. Sistem, toplumun örgütlenmesine olanak vermiyor. Siyasi partiler toplumda uzlaşma kültürünün oluşması yerine ayrışma kültürü geliştiriyor. Zamana bağlı olarak sistemde bir iyileşmenin olacağını beklemek ise hayaldan öte bir sonuç getirmeyeceği ortada. Sistem toplumu bütünleştirmiyor, tam aksine toplum içindeki farklılıkların daha da keskinleşerek ülkenin parçalanması riskini yaratıyor.

Türk demokrasisini bekleyen asıl tehlike otoriter yönetime dönüşme riskidir. Örgütleme sürecini tamamlamamış tüm toplumlarda yaşanan otoriter yönetimlere dönüşme riski ülkemiz içinde geçerlidir. Toplum tümüyle örgütlenmediği sürece de bu risk her zaman mevcut olacaktır. Askeri müdahalelerin otoriter yönetimlere dönüşmemiş olması ülkemiz için büyük şans olmuştur ama bu şansın bundan sonra devam edeceğinin garantisi yok. Ülkede yeniden bir kargaşa çıkması halinde parlamenter sistem içinden çıkacak bir yönetimin demokratik yöntemlerle kargaşayı önlemesi mümkün değil. Mutlaka ya mevcut yönetim otoriter bir yönetime dönüşecek ya da elinde güç bulunan ordu müdahale etmek zorunda kalacaktır. Bu defa ordunun yönetimi sivillere devretmesi, kendileri açısından riskli hale geldiğinden muhtemeldir ki yönetimi devretmeyecektir.

Bizim gibi toplumu örgütlenmemiş ülkelerde parlamenter sistemin doğru olmadığı, hiçbir zaman sağlıklı işlemeyeceği ortada. Sistemin değişmesi kaçınılmaz. Son seçimlerde bütün siyasi partilerimizin seçim vaadinde yer alan Yeni Anayasa sözü aslında sistem değişikliği için tarihi bir fırsattır. Bu fırsatın kaçırılmaması gerekir. Dört siyasi partinin eşit temsilcilerinden oluşan uzlaşma komisyonu çok çok isabetli bir tercihti. Ne yazık ki bu komisyon sistem değişikliği yerine haklar ve özgürlükler gibi sonu olmayan bir alana girdiler ve içinden çıkamadılar. Haklar ve özgürlükler toplumun kendi arasındaki uzlaşma süreçlerinde tartışılacak konulardır. Bu konuların parametreleri toplumun gelişme süreçlerine bağlı olarak sürekli gelişen ve değişen parametrelerdir ve bunların tartışılacağı yer parlamentodur. Anayasalar sadece bir sistemin işleyişini düzenler, daha fazlasını değil. İhtiyacımız olan insan hak ve özgürlüklerinin sınırlarını belirlemek değil, demokrasi tanımına uyan bir sistemin kurgulanmasından ibarettir.



[ Yorum Ekle ]    [ Yorumları Oku (0) ]    [ Yazıyı Öner ]    [ ^ Başa Dön ]    [ Yazdır ]




  • What GM's layoffs reveal about the digitalization of the auto industry
    16/12/2018
    ABD'de otomotiv endüstrisinde yaşanan işten çıkarmalar meslek insanlarından beklenen>>

  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

Devam >>