YAZI GÖNDERMEK İÇİN ANA SAYFADA "YAZI GÖNDER" BUTONUNU TIKLAMANANIZ YETERLİDİR...    







ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI ULUÇ GÜRKAN 'IN KAPSAMLI ARAŞTIRMASI


Gazeteci, DSP Genel Başkan Yardımcısı ve eski parlamenter Uluç Gürkan, Ermeni soykırımı iddialarına karşı çok kapsamlı bir araştırma başlattı. Araştırma, kendi sözleriyle 1990’lı yıllardan günümüze sürüyor. Araştırmanın temel noktasını da, “soykırım” tanımı ve Türkiye’nin bu tanıma uymaması oluşturuyor. Üstelik Gürkan bunu Türkiye’nin kabul etmediği Sevr anlaşmasındaki bir maddeye dayandırarak yapıyor.

Uluç Gürkan’ın, arkadaşımız A.İklim Bayraktar ile yaptığı aşağıdaki söyleşinin bazı “bilinen ve değişmez gibi görünen” taşları yerinden oynatacağına inanıyoruz.




HANGİ MAHKEME TÜRKİYE’Yİ SOYKIRIMDAN YARGILADI

http://www.odatv.com/n.php?n=hangi-mahkeme-turkiyeyi-soykirimdan-yargiladi-1511101200

15.11.2010

Bu çalışma ile ilgili biraz bilgi verebilir misiniz Sn. Gürkan?

1990’lı ve 2000’li yıllarda uluslararası parlamentolarda görev yaparken, Türkiye’nin kendisini hem Ermeni soykırımı iddiaları konusunda, hem de Kıbrıs, Ege, Güneydoğu ya da Kürt sorunu gibi konularda doğru dürüst anlatamadığına tanık oldum. Özellikle Ermeni soykırımı iddiaları söz konusu olduğunda bütünüyle yetersiz kalındığını gözledim.

Kendi payıma, Mülkiye’de uluslararası ilişkiler öğrenimi görmüştüm. Gazetecilik yaparken de, bu konuda onlarca yazı yazmış, onlarca ilgili haberin de editörlüğünü yapmıştım. Kendimi epey bilgili varsayıyordum. Ancak, uluslar arası parlamentolarda bu bilgi bana yetmedi. Kimseyi haklılığımıza ikna edemedim.

İşe sıfırdan başlayıp, her şeyi baştan çalışmaya başladım. 1995 yılı itibariyle bize yöneltilen suçlamaları dengeleyebiliyordum. İki binli yıllara doğru, bizi eleştirenleri tarihi gerçekleri nasıl çarpıttıklarını ve ne tür hukuki çifte standartlar uyguladıklarını belgeleriyle ortaya koyarak geriletebiliyordum.

Bu sözsel, deyim yerindeyse bir tür ağız dalaşı üstünlüğüydü. Daha fazla belgeyle desteklemek yazılı hale getirmek gerekiyordu. Son yıllarda bu çalışmanın üzerinde yoğunlaştım. Bu arada, yurtiçinde ve yurtdışında konuşmalar yaptım. Olumlu tepkiler aldım.

24 Ekim 2010’da, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin davetlisi olarak İngiltere’deydim. Bu toplantıda, çalışmamı belgeleriyle, ancak geniş kitlelerin okurken kolaylıkla anlayabilecekleri bir dille kalıcılaştırmanın zamanının geldiğine kanaat getirdim. Türkiye’ye Ermeni soykırımı suçlamalarıyla nasıl ve niçin haksızlık yapıldığını, ne tür çifte standartlara sığınıldığını sergileyen çalışma yakında baskıya girecek.

Ermeni soykırımı iddiaları için Türkiye’nin elindeki mevcut “savunma” yöntemlerini değiştirmesi mi gerekiyor sizce? Bugüne kadar izlenen yol yanlıştı diyebilir miyiz?

Burada benim temel yaklaşımım şu: Türkiye bugüne kadar suçlamaları “tencere dibin kara, seninki benden kara” edebiyatıyla karşılamaya çalışmış. Kaç Ermeni’nin öldüğünü, bu arada yaşamını yitiren Türk ve Müslümanları tartışmış. Türkiye’nin bu anlamsız ve kısır tartışmayı bırakması gerekiyor.

Türkiye’nin tartışacağı, tartışması gereken üç temel konu var…

Birincisi, Ermeni soykırımı iddialarının 1990’da, Soğuk Savaş son bulunca, “uygarlıklar çatışması” temelinde biçimlenen yeni dünya düzeni ile birlikte müthiş bir ivme kazanması… Uluslararası boyut kazanması… Geçmişe ait bir hesaplaşma olmaktan çıkıp güncel politikaya dönüşmesi…

Üzerlerine vazife olmadığı halde, bugüne kadar yabancı ülke parlamentolarında Türkiye’yi suçlayan toplam 45 karar alınmış. Bu 45 kararın bir tanesi 1915 tarihli… Bir savaş propagandası olarak Rus, Fransız ve İngiliz parlamentoları ortaklaşa suçlamışlar bizi… 1915’ten, Türk diplomatlarının kahpece katledildiği 1970’li ve 1980’li yıllar da dahil, 1990’lı yıllara kadar yabancı ülke parlamentolarındaki Türkiye suçlamalarının sayısı da sadece altı… Geriye kalıyor 38 suçlama… Soğuk Savaş sonrasının yeni dünya düzeninin ürünleri olarak karşımızdalar…

Soğuk Savaş sonrasındaki ilk suçlama 1993 yılında, Samuel Huntington’un Foreign Affairs dergisinde “Uygarlıklar Savaşı” tezini yayınladığı tarihte yapılıyor. Tezin kitaplaştığı 1996 yılından sonra da, yabancı ülke parlamentolarında alınan suçlama kararları birbirini izlemeye başlıyor…

Bu tesadüfi, rastlantısal bir gelişme sayılamaz... Huntington, uygarlık olarak tanımladığı din ve etnik farklılıkları yeni dünya düzeninin temel çelişkisi olarak ön plana çıkarmıştı. Burada, Ermeniler ile Kürtler ve Türkler arasında Birinci Dünya Savaşı sırasında yaşananları düşmanın İslam olduğu uygarlıklar çatışması tezinin önemli örnekleri arasında saymış ve İslam’ın sınırlarının kanlı olduğu iddiasına kanıt diye göstermişti.

Ermeni soykırım iddialarının uluslararası platformda yoğunlaşması işte bu doğrultudadır. Ötesinde, uygarlıklar çatışması tezi Ermeni soykırımı iddialarının üslubunu da etkilemiştir.

Soykırım iddiaları bağlamında suçlamalar ulus ve ülke bazında Türkiye’ye yöneliyor. Oysa böylesi bir üslup soykırımla ilgili uluslararası hukuka aykırı. Üstelik bu üslup kendisi olarak da suç… Neden aykırı, niye suç?

1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi, soykırımın ancak gerçek kişilerce işlenebileceğini söylüyor. Bir ırka, bir dini ya da etnik gruba yönelik soykırım suçuyla ilgili uluslararası hukuk kuralı, bu suçun gerçek kişiler tarafından işleyebileceğidir. Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nda gerçekleştirilen Yahudi soykırımı için Almanya ya da Alman halkı suçlanmıyor. Peki, kim suçlanıyor? Kişi olarak Hitler, yönetim erki olarak da Naziler, Nazi liderleri suçlanıyor…

Günümüzde Uluslararası Ceza Mahkemesi’ndeki yargılamalarda da suçlamalar böyle oluyor… Sudan’daki savaş suçları için El Beşir suçlanıyor, ülkesiyle Sudan halkı değil. Bosna’da yaşananlar konusunda da Sırplar değil, kişi olarak Sırplı yöneticileri ve komutanlar yargılanıyor.

Konu Ermenilere geldiğinde başka bir standard mı devreye giriyor?

Evet, konu Ermenilerle ilgili soykırım iddialarına gelince hukuk dışı, hukuka karşı bir çifte standarda başvuruluyor. Suçlamalar gerçek kişilere değil, ülkesi ve ulusuyla Türkiye’ye yöneltiliyor. Doğrudan Türk halkı suçlanıyor.

Bu, Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ne aykırı bir çifte standart olmasının yanında, kendisi olarak suçtur… Dünyanın gelişmiş ve ileri demokrasilerinde; Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İsviçre’de, bir halka, bir ulusa, bir ırka, bir etnik gruba renk, dil, din, cinsiyet ayrımı yaparak aşağılayıcı, küçük düşürücü bir niteleme yapamazsınız. Toplu bir suçlama yapamazsınız. Bu “nefret” sözcüğüyle tanımlanan bir suçtur. Nefret suçu, dışa vurulan nefretin ağırlığına göre hem hapis hem de para cezası gerektirir…

Ermeni soykırımı iddiaları her zeminde, yabancı ülke parlamentolarında bu konuda alınan tanıma kararları dahil, aslında sözde bizi suçlarken özde bize karşı suç işlemektedir. Bu nedenle Türkiye, Ermeni soykırım iddialarını muhataplarıyla konuşmak, tartışmak için öncelikle bu nefret suçu içeren üslubu gündeme getirmelidir. Nefret söylemi temelinde bir diyalog kurulamayacağını, tartışma yapılamayacağını kararlılıkla vurgulamalıdır.

Bunu gündeme getirdiniz mi bulunduğunuz ortamlarda?

Elbette, bu vurgulamayı çeşitli platformlarda yaptım. Aslında bilinçlerinin altındaki önyargılarını dışa vurdukları nefret söylemli papağan ezberleri bozulunca halleri görülmeye değerdi. Şaşkın bakışlarla, neyi ve kimi suçlamaları gerektiğini bana sordular. “Kimi, neyi suçlayacağınızı bilmiyorsanız, bu konuyu hangi hakla konuşuyorsunuz, üstelik de suç işliyorsunuz” ne olduğunu bilmediğiniz konularda önyargılı davranabilirsiniz demeliyiz.

Kısacası, çifte standartlarını Batılıların yüzüne vurabilmeliyiz. Batılılar, Ermeniler çifte standartlarından vazgeçmeden, Türkiye ortak tarih komisyonu kurmak ve benzeri önerlerden de kaçınmalıdır. Batılılar ve Ermeniler her şeyden önce nefret dolu önyargılarını terk etmeye zorlanmalıdırlar. Çünkü yapılan suçlama adil bir suçlama değil.

Parlamentoların verdiği “soykırım” kararları geçerli değil mi sizce?

Bu da önemli noktalardan biri tabii ki. Türkiye olarak üzerinde durmamız gereken ikinci olgu, soykırım kararının ancak uluslararası yetkin bir mahkeme tarafından verilebileceğidir. Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi, soykırım suçu için uluslararası yetkin mahkeme kararını zorunlu saymaktadır.

Soykırım olduğuna parlamentolar karar veremez. Hangi bilimsel içerikle olursa olsun bir konferans soykırım konusunda karar veremez. Bu konudaki tek yetkili organ uluslararası yetkin bir mahkemedir.

Bu noktada Türkiye inanılmaz haklı bir pozisyonda. Ama ne yazık ki niçin haklı olduğumuzu tartışmıyoruz, hatta bilmiyoruz. Haklılığımızı unutmuşuz, bunu bize unutturmuşlar.

Nasıl haklı oluyoruz. Biraz daha açabilir misiniz lütfen?

Hafızalarımızı tazelemek için bir soru… Ermeni soykırım iddialarını doğrulayan, dolaylı da olsa destekleyen uluslararası yetkin bir mahkeme kararı var mı?

Genelde bu soruyu “hayır, yok” diye yanıtlıyoruz. Bu vurguyu da soykırım iddialarının hukuki bir temeli, hukuki bir gerekçesi olmadığını belirtmek için kullanıyoruz.

Oysa bu doğru değil. Ermeni iddiaları konusunda geçmişte bir yargı süreci işlemiş. Tarih kayıtlarına “Malta Yargılaması” olarak geçen bir süreç... Uluslararasılığı da, yetkinliği de var.

Sürecin sonuçta bir karar da verilmiş. “Soykırım yoktur” diyenleri doğrulayan, “soykırım yoktur” demeyi haklı kılan bir karar. Ermeni soykırım iddialarını hem hukuki hem de tarihi olarak bütünüyle boşa çıkaran güçlü bir karar…

Malta Yargılaması’nın uluslararası yetkin mahkeme kararı olarak değerlendirilmesi gereğini, Yahudi soykırımı konusundaki Nürnberg yargılamasıyla kıyaslayarak ortaya koyabiliriz.

Nürnberg’deki mahkeme kendi kendine kurulmamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri 8 Ağustos 1945 tarihli Londra Antlaşması ile galip devletler tarafından kurmuş ve yargılama yetkisi Almanya’ya kabul ettirilmiştir. Ötesinde, Nürnberg mahkemesinin savaş suçlarıyla ilgili belirlediği ilkeler, Birleşmiş Milletler tarafından, 1946 yılı sonlarındaki bir oturumda soykırımın tanımına, dolayısıyla 1948’de Soykırım Sözleşmesi’ne esas alınmıştır.

Yani Nürnberg, Yahudi soykırımı konusunda uluslararası yetkin mahkememedir. Bunun dayanakları da, uluslararası bir antlaşmayla kurulmuş olması ve yetkisinin Birleşmiş Milletler tarafından tanınmış olmasıdır.

Bugün karar alınmasında bir değişiklik var mı? O günlere göre demek istiyorum?

Günümüzde savaş suçlarını, soykırım iddialarını yargılayan Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesi de Birleşmiş Milletler tarafından yetkilendirilmiştir.

Uluslararası yetkinlik bağlamında, Malta Yargılaması da bu özellikleri taşımaktadır. Ancak biz bu konuyla pek ilgilenmiyoruz… Malta konusunda sadece değerli araştırmacı Bilal Şimşir’in bir kitabı var. Bir de bazı kitaplarda bu konuya yapılan atıflar. Bu çalışmalar da olayın yargılama boyutunu ele almıyor. Olaya savaş sırasında yaşanmış bir sürgünmüş gibi yaklaşıyor.

Oysa Malta’da gerçekleşen olay bir sürgün değildir. Bir yargılamadır. Nitekim, İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından Malta adasına gönderilen İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri için İngiliz belgelerinde yapılan tanımlama da sürgün değildir. İngiliz belgelerinde bu kişilerin “tutuklanmış” oldukları vurgulanmaktadır.

Malta’daki bu tutuklular hakkında, Londra’daki İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından soruşturma açılmıştır. Açılan soruşturma üç ayrı suçu içermektedir:

1. İngiliz esirlere kötü muamele…
2. Mondros Mütarekesi’ne, ateşkese uymamak…
3. Ermenilerin kitlesel olarak katliamına katılmak…

Bugün “açılmadığı, kapalı olduğu” edebiyatı yapılan Osmanlı Arşivi’ndeki belgelerinin büyük çoğunluğu, İngiliz işgalcileri tarafından bu soruşturma kapsamında, deyim yerindeyse çuvallara doldurularak Londra’ya götürülmüştür. Kraliyet başsavcılığı da bu çuval dolusu belgeleri tek tek incelemiştir. İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiserliği’ne Malta’daki tutuklu Türkler hakkında suç kanıtı bulunması, suçlayıcı tanık ifadelerinin sağlanması için defalarca yazılar yazılmıştır.

Başka ne gibi belgeler söz konusu?

Bu arada, günümüzde hala soykırım kanıtı diye kullanılan o günlerde yazılmış dört kitap da, (1) Mavi Kitap-1916, (2) Büyükelçi Mogenthau’nun öyküsü-1918, (3) Almanya ve Ermenistan-1919, (4) Naim Beyin Anıları adlı kitaplar, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından soruşturma kapsamında ayrıca değerlendirilmiştir.

Sonunda 1920 yılın ortalarında İngiliz Kraliyet Başsavcılığı şöyle bir karara varıyor: Ermenilerin toplu kıyımı ve Mondros Mütarekesi koşullarına uyulmaması konularında, eldeki kanıt durumuna göre bir hukuk mahkemesinde dava açılamaz. Eldeki kanıtlar sadece İngiliz esirlere kötü muamele konusunda, o da sadece 8 kişiye dava açılmasını mümkün kılmaktadır.

Burada bir parantez… İngiliz Kraliyet Başsavcılığı yukarıdaki dört kitabı hukuken geçerli kanıt değerinde bulmamış. Ancak bu kitaplardan hala utanmadan kitaplar üretiliyor ve hâlâ bunlar soykırım kanıtı diye karşımıza çıkartılıyor...

BATI ERMENİ MESELESİNDE İKİYÜZLÜ DAVRANIYOR (İşte o röportajın ikinci bölümü)

http://www.odatv.com/n.php?n=bati-ermeni-meselesinde-ikiyuzlu-davraniyor-1511101200

16.11.2010

Konumuza dönersek?

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın günümüz hukuk terminolojisinde “kovuşturmaya yer olmadığı”, başka bir deyişle “takipsizlik kararı” niteliğindeki bu kararı İngiliz Hükümeti tarafından kabul edilmemiştir. Tarihte “Türk düşmanı” olarak tanınan İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Başbakan Lloyd George’dan aldığı destekle baskı yapmış, Kraliyet Başsavcılığı’ndan soruşturmayı derinleştirmesini istemiştir. Bu istemini o sırada imzalanan Sevr Antlaşması’na dayandırmıştır. Sevr’in 230. maddesinde Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin başta Ermeniler olmak üzere Osmanlı yetkililerinin gayrimüslim tebaasının toplu kıyımı nedeniyle yargılanmalarını sağlayacakları, Osmanlı Devleti’nin de bu yargılamayı tanıyacağı yazılıdır. Lord Curzon Malta’daki soruşturmanın buna göre sürdürülmesini ve kapsamının Ermenilerin yanında Rumları da kapsayacak biçimde genişletilmesini istemiştir. Kraliyet Başsavcılı da bu isteme uymuş, böylece Malta’da Nürnberg koşulları paralelinde, tarafların yargı yetkisini uluslar arası bir antlaşmayla kabul ettiği yeni bir yargılama süreci başlamıştır. Bu süreç ayrıca o günün Birleşmiş Milletleri olan Milletler Cemiyeti’nde de Ermeni iddialarının sonuçlanacağı yargı noktası olarak değerlendirilmiştir.

Burada, Sevr öncesinde barış koşullarını konuşmak için toplanan Paris Konferansı’nda Ermenilerin Osmanlı Devleti’nden tazminat taleplerinin de iki kez reddedildiği ve bu konudaki kararın Malta’da gerçekleşen süreçte verileceğine hükmedildiğini de hatırlamakta yarar var…

Sevr sonrası Malta yargılamasına gelince… İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği’nin hiçbir yerden hukuki değeri olan kanıt elde edilemediği, elde yalnızca Ermeni Patrikliği kanalıyla gelen az sayıdaki tanık ifadeleri olduğunu belirten yazısı dikkat çekicidir. Yüksek Komiserlik bu yazısında ayrıca, Başsavcılığın mevcut kanıtlarla açacağı bir davada zora düşeceğini, ancak Amerikalıların elinde bazı kanıtlar olabileceğini belirtmiştir. Amerikalıların elinde bazı kanıtlar olabileceği düşüncesi, Amerikan Büyükelçisi Mogenthau’nun Ermenilerin kıyıma uğratıldıklarını öne süren bir kitap yazmış olmasından kaynaklanmıştır.

Lord Curzon’un talimatıyla Amerika’daki İngiliz Büyükelçiliği harekete geçince, Amerikan Hükümeti’nin Türkiye’den bilgi istediği anlaşılmaktadır. Morgenthau’nun yerine atanmış olan Amerikan Büyükelçisi Amiral Briston’un, selefi Morgentau’yu gerçek dışı katliam iddialarını dile getirmekle suçlayan, Morgenthau’nun Ermeni yakınlarının anlatımlarına dayanarak yazdıklarının resmi Amerikan yetkililerince doğrulanmadığını belirten yazışmaları bunun göstergesidir.

İngilizlerin önemli payı oluyor bu olaylarda desenize?

İngilizler, Amiral Bristol’un verdiği bu bilgiyle de tatmin olmayınca, Amerikan Dışişleri Bakanlığı arşivini İngilizlere açmış ve bir İngiliz diplomat Amerikan arşivinde kendisi çalışmıştır. O da hiçbir kanıt bulamayınca, bu durumu kendi bakanlığına, İngiltere’ye “üzgün olduğunu” belirterek iletmiştir.

Artık Lord Curzon’un da hukuki bir kanıt bulunmasıyla ilgili umudu kalmamıştır. Buna rağmen İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’na bakanlığı adına bir yazı gönderterek, hukuki bir dava açılamayacak olsa da siyasi bir dava açılmasından duyacağı memnuniyeti belirtmiştir.

Kraliyet Başsavcılığı, Lord Curzon’u memnun etmeyi de reddetmiş, eldeki kanıtlarla sadece 8 kişi hakkında İngiliz esirlere kötü muamele nedeniyle dava açılabileceğini tekrarlamış, Malta’daki diğer Türklerin bu koşullarda hukuki olarak tutuklu sayılamayacağını belirtmiştir. Açık anlatımıyla, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı “kovuşturmaya yer olmadığı” kararını tekrarlamıştır.

Nürnberg’de savcılık soruşturması sonrasında suç kanıtları elde edildiği için mahkeme katında kovuşturmaya başlanmıştır. Malta’da ise savcılık soruşturması iki yılı aşkın süre sürdürülmüş ancak suç kanıtı bulunamadığı için mahkeme kovuşturması başlatılmamıştır.

Malta’nın aslında esir değişimi yapılarak sonuçlandığı söyleniyor…

Malta defterinin esir değişimi yapılarak kapandığı kısmen doğrudur. Ancak esir değişimi İngiliz Kraliyet Başsavcılığı dava açmayacağını açıkladıktan sonra gerçekleşmiştir. Bu da İngiliz esirlere kötü muameleyle suçlanan ve haklarında dava açılabilir denilen 8 kişiyle ilgilidir. Ermeni kıyımıyla suçlananlar ve Mondros koşullarına uymadıkları iddia edilenler, Kraliyet Başsavcılığınca aklanarak serbest kalmıştır.

Malta çok önem kazanıyor bu durumda? Özellikle yargılama süreci açısından. Buradan böyle bir sonuç çıkıyor.

Malta, Ermeni soykırımı iddialarını kökten çürüten bir yetkin yargılama sürecidir. Ancak biz bugüne kadar bu olayı önemsememişiz. Haklı bir gerekçemiz de var… Malta Sevr’e göre tamamlanan bir yargılama süreci. Oysa biz Sevr’i tanımamışız, bütün sonuçlarıyla yürürlüğe girmesine karşı savaşmışız.

Ancak, Sevr’i tanımıyor olsak da, Malta’daki yargılama süreci sonuçları bakımından bizim için önemlidir. Yurt içinde ve yurt dışında kimi tarihçiler ve hukukçular, Malta’nın bu önemini bildikleri için bir tür zaman yolculuğu yaparak Malta’yı tamamlanmış bir yargılama süreci olarak küçümsemeye uğraşıyorlar. Bunlar Sevr’e dayanan Malta yargılamasının Lozan ile son bulduğunu söylüyorlar.

Doğru mu peki?

Tam bir yalan. Üstelik, hayasızca bir yalan… Malta yargılaması İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın Temmuz 1921’de dava açmayacağını bildirmesiyle tamamlanmıştır. Malta’daki Türkler de Ekim 1921’de henüz Kurtuluş Savaşı devam ederken Türkiye’ye iade edilmiştir. Lozan’a gelince… Bundan tam iki yıl sonra, kurtuluşun gerçekleşmesinden sonra Temmuz 1923’te antlaşma imzalanmıştır.

Malta Yargılaması’nın “Ermeni soykırımı iddialarını geçersiz kılan hukuki sonuçları” kesindir. Yeniden tartışılması, ancak ve ancak İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın yok dediği kanıtların bulunmasıyla mümkündür.

Böyle bir durum söz konusu değil. Tek söylenen, tehcir…

Tehcir konusunu da günümüzde Cenevre Sözleşmeleri kapsamında incelememiz, değerlendirmemiz gerekir... Biliyorsunuz Cenevre Sözleşmesi 1949 yılında savaşan tarafların, artı sivillerin haklarının korunmasını içeren bir dizi uluslararası düzenlemedir. Bu çerçevede 10 Haziran 1977 tarihli sözleşmede sivillerin yerlerinden edinmelerinin ancak iki koşulda mümkün olacağı belirtiliyor.

Birincisi, sivillerin güvenliği, ikincisi askeri nedenler. Askeri nedenler ne: Güvenlik. Askeri nedenler 1915’teki Ermeni tehciri için fazlasıyla var.

Tehcir öncesinde savaş sırasında Osmanlı toprakları Çarlık Rusya’nın işgaline uğramıştır. Osmanlıya isyan eden Ermeniler, Van’ı işgal etmiş, Rus Çarına da burayı sizin için işgal ettik diye telgraf çekmiştir. Batıdaki kimi Ermeniler de Osmanlı’nın iletişimini hedef almış, telgraf tellerini kesmiş, cepheye teçhizat, cephane götüren konvoyları vurmuş, yaralıların cephe gerisine taşınmasını engellemiştir. Tehcir öncelikle ikmal yollarını güvence altına almaya dönük bir önlemdir… O zamanın koşullarında sağlık ve benzeri nedenlerle uğranılan kayıplar bu nedenle ünlü tarihçi Prof. Bernard Levis’in bu konuda Le Monde’da yazdığı gibi soykırım olarak nitelenemez. Bu bir savaş trajedisidir.

Olayların savaş trajedisi olduğu Soykırım Sözleşmesi hazırlayan Birleşmiş Milletlerin de iradesidir.

Soykırım sözlüğünün mucidi olan Lepkin, bu konuda kafa yormaya Ermenilerle ilgili iddialar nedeniyle başlamıştır. Talat Paşa’yı öldüren Ermeni suikastçinin davasını izlediği, bundan etkilendiği sır değildir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında soykırım sözcüğünü bir insanlık suçu olarak Birleşmiş Milletlere kabul ettiren Lemkin, ilgili sözleşme hazırlanırken doğrudan Ermenilerle ilgili olarak şöyle bir madde eklenmesini istemiştir: Soykırıma muhatap olanlar, soykırımcılardan intikam almak amacıyla cinayet işlerlerse, bu eylemleri meşru müdafaa sayılsın.

Soykırım sözleşmesini kabul eden Birleşmiş Milletler Konferansı Lemkin’in bu önerisini reddetmiştir. Gerekçesini de, bu öneri kabul edilirse bütün savaşları soykırım olarak kabul etmek zorunda kalırız… Birinci Dünya Savaşı yıllarında Anadolu’da Türkler ve Kürtler ile Ermeniler arasında yaşananların Bernard Levis’in deyişiyle bir savaş trajedisi olduğu, Birleşmiş Milletlerin yazılı bir kararı değildir ama açık iradesidir.

Odatv.com






  • HADİ LAN! SANA MI SORUCAM...
    30/09/2017
    Sağlık Bakanı açık oy kullandı Uyarılara sert tepki gösterdi KÜFÜR ETTİ...Anayasa >>

  • BUNU KİM KONUŞTURUYOR?
    17/07/2017
    SUÇ ÖRGÜTÜ LİDERİ OLDUĞU AÇIKÇA BİLİNEN, GAZETE HABERİNDE DAHİ ÖYLE BİLDİRİLEN BUNA KİM,>>

  • CHP'Lİ VEKİL HAKKINDA 'LAİKLİK BİLDİRİSİ' DAĞITTIĞI GEREKÇESİYLE FEZLEKE
    05/07/2017
    CHP Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı hakkında, geçen yıl dağıttığı "Laikliği Kazanacağız">>

  • YALLAH ARABİSTAN'A
    01/07/2017
    http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ahmet-hakan/ulkedeki-adaletsizligin-nedenini-acikliyor>>

  • AKP Yöneticisinden Kılıçdaroğlu'na Tekbirli Ölüm Tehdidi
    22.06.2017
    İzmir Karabağlar Belediyesi AKP'li meclis üyesi Emrullah Kavuz, bir video yayınlayarak,>>

  • UYUŞTURUCU SATICISI DİYE HEMEN DAMGALADILAR...
    23/06/2017
    Uyuşturucu satıcısı olduğu iddiasıyla gözaltına alınan 'Enayi' dövmeli adam konuştu. >>

  • ADANA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ, ŞEHRİN SOKAKLARINDAKİ AKSİYONU EKRANLARA TAŞIYOR: ''MOBESE 01'' YAKINDA NETFLİX'DE...
    19/06/2017
    Aksiyon ve macera dolu sokaklarıyla ünlü Adana'da Emniyet Müdürlüğü önemli bir projeye>>

  • DİYANETTEN "Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir" SORUSUNA ŞAŞIRTAN CEVAP
    02 Haziran 2017 Cuma
    Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız haber benim açımdan çok aydınlatıcı oldu. Diyanet>>

  • ÇAY ÜRETCİSİ KENDİ ÇAYLAĞINDA İŞÇİ HALİNE GELDİ
    14/05/2017
    TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNDE      AFYONU YASAKLATTILAR >>

Devam >>